25/2/2008 ·
Sultanahmet binlerce yıllık tarihin önemli merkezlerinden biridir. Binlerce yıllık bu tarihin merkezini Hipodrom Meydanı olarak kabul edersek, bu merkezde durup çevremize baktığımızda Mısır, Roma, Bizans ve Osmanlı tarihine tanıklık yapmış olan bu uygarlıkların, Ayasofya, Sultanahmet Camii, Yerebatan Sarnıcı, Arkeoloji Müzesi, Topkapı Sarayı, Hipodrom, Dikilitaş gibi eserlerin bir çırpıda gözlerimizin önüne serildiğini görürüz.
İstanbul, kurulduğu günden bu yana bu çevreden idare edildi… En görkemli ibadethaneler, saraylar, meydanlar, anıtlar hep burada yer aldı… Sultanahmet ve çevresi, tam anlamıyla ‘imparatorlukların kalbi’ ve ‘imparatorların tahtı’ idi…
İstanbul’da tarihi üçgen yarımadanın uç kısmının oluşturan Sultanahmet Bölgesi, tarih boyunca hep en önemli ve en makbul yerleşim bölgesi idi. Roma ve Bizans hanedanları saraylarını buraya, Marmara Denizi’nin düz manzarasına bakan yamaçlarına oturtmuşlardı. Osmanlılar ise sarayları için daha geniş açılı ve değişik perspektifli bir köşeyi seçti… (Topkapı Sarayı) Yarımadanın burun kısmı, hem Boğaziçi’ni, hem Marmara’yı görüyordu. Saray çevresinin en güzel binalarla donatılması da doğal olarak çok normaldi.
19. Yüzyıl’a kadar, 400 yıl, Sultanahmet Bölgesi birbirinden güzel yapılarla ve yemyeşil tabiat dokusuyla donandı. 1830′lardan itibaren padişahların Boğaziçi saraylarına göç etmesiyle, Sultanahmet sönükleşti…
XX. Yüzyıl başında şehre yeni bir hapishane gerektiği zaman, bunun için uygun bulunan ilk yer, sönük ve terk edilmiş Sultanahmet oldu…
1800′lü yıllar başına kadar şehrin kültür ve sanat açısından bu en değerli bölgesi, unutulmuşluğun ve terk edilmişliğin bütün hüznünü yaşadı…
At meydanı
At Meydanı, diğer adıyla Hipodrom… Bugün Sultanahmet Parkı’nın bulunduğu yerdeki Hipodrom… Geçmişte heyecanlı müsabakaların gerçekleştiği, kıran kırana yarışların yapıldığı bir büyük arena… Zengin; Latin istilası sırasında tüm Constantinopolis gibi yağmalanmış bir sosyal tesis… Sadece buradan ibaret değil ki Sultanahmet! Başınızı nereye çevirseniz bir başka tarihe, bir başka zamana, bir başka imparatorluğa gidiveriyorsunuz…
Dikilitaş, Yılanlı Sütun, Milyonbar
Dikilitaş, Mısır’dan buraya getirilen, ‘Bizans’tan da eski’ bir anıt… Aslında, Firavun III.Tutmosis’in adına, Milattan Önce 1550′de Karnak’taki Amon-Ra tapınağının önüne yaptırılan iki dikilitaştan biriymiş bu anıt. Günümüzde 19.60 metre olan Dikilitaş’ın, orijinalde üç kat daha uzun olduğu düşünülüyor. Üzerinde Mısır hiyeroglifleriyle süslü bu granit anıtın, İstanbul’a taşınırken daha hafif olması için özellikle kırılmış olduğu da söylenir.
Milyonbar, bir demir direğin çevresinde örülen 300 bin kadar taştan yapılmış ve bugüne kadar gelebilmiş bir büyük anıt… Sutunu yaptıran VII. Konstantin sütunun tepesine, ortadaki demir mile tutturulan mıknatıslı bir taş koydurarak mıknatısın demiri çekme özelliğinden ötürü bu sutunun kıyamete kadar yıkılmasını engellemeyi bile düşünmüş. İşe yaramışa benziyor!
Yılanlı Sütun, Büyük Konstantin tarafından Delfi şehrinden İstanbul’a getirtilip diktirtilen bu sütun, Helenistik devre ait abidelerin en eskisi…
29 burmadan oluşan ve üstündeki üç yılan başına kadar 8 metre yüksekliğindeki anıtta birbirlerine sarılmış olan yılanların vücutları 6,5 metre yükseklikte birbirlerinden ayrılıyordu. Yılanların başları üzerinde üç ayaklı bir altın vazo bulunduğu rivayet ediliyor.
(Değişik kaynaklar bu obje için farklı şeyler söyleseler de burada bir şey olduğu kesin!)
Üç başlı ejderha şeklinde olan bu direğin, akrep, çıyan ve yılan gibi hayvanları kentten uzak tutuğuna inanılırdı…
Evliya Çelebi tepedeki bu objenin etkisini nasıl yitirdiğini şöyle açıklar:
“Başının birisini bir yeniçeri kılıçla vurarak kırmıştır. O anda direğin tılsımı tamamen bozulmuş ve İstanbul’un içine yılan, çıyan, akrep ve benzeri hayvanlar dolmuştur. Denildiğine göre yarı yüksekliği, Sultan Ahmet Camii yapılırken toprak altında kalmıştır.”
Etkinlikler merkezi Sultanahmet
Orijinali Roma İmparatoru Septimius Severus tarafından yaptırılan ve daha sonra Büyük Konstantin tarafından genişletilen, imparatorluğun değişik yerlerinden getirilen eserlerle donatılan Hipodrom, 117 metrelik eni ve 480 metrelik boyuyla 100 bin kişiye ev sahipliği yapabiliyormuş… Kuzeye bakan girişte büyük kemerli yapılar, duvarlarda da heykeller varmış. Ortada, çevresinde yarışan arabaların döndüğü Spina‘da, bazıları günümüzde de bulunan anıtlar varmış…
Sultanahmet ve çevresi, Osmanlı döneminde de hareketliliğini sürekli korumuş. Burada cirit atılmış, sünnet düğünleri gerçekleşmiş, ayaklanmalar dahi burada alevlenmiş…
Vaka-i Vakvakiye‘nin sonunda infaz edilen idamlar yine burada yapılmış. I. Dünya Savaşı sonunda işgal altında yapılan ve yazar Halide Edip’in de konuştuğu dev siyasi mitingin ev sahipliği sahibi de yine Sultanahmet olmuş…
Sultanahmet’te bir gün
Bir Pazar günü çıkıp gitseniz şimdi Sultanahmet’e, “Orada ne yaparım acaba?” diye düşünür müsünüz? “Düşünürüm” diyenlere “Sultanahmet’i hakkıyla gezmek için bir gün yetmez bile!” demek zorundayız… Eminönü’nden ‘modern’ tramvayla gelin Sultanahmet’e erkenden… İçinde öldüresiye yarışlar yapılan, gladyatörlerin etrafında döndükleri anıtların etrafında dolaşın, inceleyin… Saray kalıntılarının olduğu tarafa da uğrayın… Dönün yüzünüzü Ayasofya’ya; biletinizi alıp dolaşın daha önce gezmiş de olsanız. Ama sindire sindire bu sefer… Sonra aşağıya doğru salının, Yerebatan Sarnıcı’nı gezin… Hâlâ enerjiniz varsa, açık havada göremediğiniz tarih mirası için Arkeoloji Müzesi’ni ziyaret edin… Sonra, Bizans’tan Osmanlı’ya bir yolculuk için Topkapı Sarayı da sizi bekler unutmayın…
Yorum (0)
Yorum yaz!
25/2/2008 ·
Bu bölge, tarih boyunca ağırlıklı olarak Musevilerin, özellikle de “Sefaradim” diye adlandırılan İspanyol Musevileri’nin yaşadığı bir merkez olarak bilinmektedir. Musevilerin dışında Rumlar, Ermeniler ve Türkler de Balat’ta yaşamışlardır. Semtte yaşayan bu dört ayrı grubun dinsel ve kültürel izleri Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin küçük birer örneği olarak karşımıza çıkar.
Balat’ta özellikle Ortodoks Rumlar’ın kiliselerine, ayazmalarına ve okullarına rastlamak mümkündür. Bu tarihi semt bugün ise Türkler’in yoğunlukta olduğu fakir bir yerleşim bölgesi durumunda. Semtte bugün için azınlık nüfusa rastlamak pek mümkün değil. Eskiden Rum, Ermeni ve Musevilerin yaşadığı ve üç katlı cumbalı evler de hala ayakta ancak pek çoğu bakımsız.
İstanbul’un en eski semtlerinden biri olan Balat, Haliç’in Güney kıyılarında Fener ve Ayvansaray arasında yer alır. Coğrafi konumu, tarihsel özellikleri, demografik yapısı itibariyle Tarihi Yarımada içinde önemli bir yeri olan Balat’ın, Bizans’tan günümüze sahip olduğu kozmopolit kültürü dikkat çekicidir. Uzun yıllar bu çok kültürlülüğü içinde barındırması münasebetiyle, kültürel ve mimari yapı da nasibini bundan fazlasıyla almıştır…
BALAT TARİHİ
Balat’ın tarihi, özellikle Musevi mahallesi olarak Bizanslılara kadar dayanmaktadır. Osmanlılar döneminde de Yahudi yerleşmesi olan Balat; mimari yapısı, içinde bulunan kilise ve sinagogları, esnafı, hamamı ve çarşısıyla sosyo-ekonomik ve kültürel açıdan İstanbul’un yaşayan semtlerinin başında gelmiştir.
Museviler için Balat bölgesinin her zaman tarihi bir önemi olmuştur. Bunun nedeni, yüzyıllardan beri İstanbul’a göç eden veya sürgün olan bütün Musevilerin buraya yerleşerek kendi aralarında kaynaşmalarıdır. Böylece her yüzyılda olduğu gibi fetihten sonra da Makedonya’dan ve İspanya’dan göç eden Museviler bu semte yerleşmişlerdir.
Fatih vakfiyesine göre Balat’a ilk yerleştirilenler, Makedonya-Kastorio’dan getirilen 100 kadar fakir Musevi ailesidir. Aileler geldikleri semtin adını taşıyan Kastorya Sinagogu’nu inşa edip çevresine yerleşmişlerdir. İstanbul bundan sonra Museviler için bir yerleşme yeri olmaya devam etmiştir. 1492′de İspanya’dan, 1497′de Portekiz’den ve İtalya’dan Balat semtine gelen Museviler; Geruş, Neve Şalom, Messina ve Montias Sinagogları’nı kurmuşlardır.
1599′da Rodos’tan gelenlerin bir kısmının yine Balat’a yerleştikleri görülmüştür. 1660′taki büyük yangına kadar Eminönü bölgesinde Bahçekapı, Tahtakale ve Yemiş İskelesi’nde oturdukları bilinen Museviler de bu yangından sonra Balat’a yerleştirilmişlerdir. Böylece 17. yüzyıldan itibaren, daha önceleri Bizans Musevisi Romaniyotların ağırlıkta oldukları Balat’ta, diğer Musevi grupların da katılmasıyla etkin bir cemaat oluşmuş ve zaman içinde cemaatler birbirine karışmıştır. Balat, Fatih devri sonrası kayıtlarda mescitsiz bir mahalle olarak bilinir. 16. yüzyılda mahalle adı semt ismine dönüşüp Karabaş ve Molla Aşki Mahalleleri’ni de içine almıştır.
Zamanla buralarda Müslümanlar da yerleşmeye başlamış, camiler, mescitler, tekkeler kurulmuştur. Balat’ın en ünlü tekkesi Sünbül Tekkesi idi. Balat’ın en parlak dönemi 17. yüzyıldır. Semt 18. ve 19. yüzyıllarda giderek önemini yitirmiştir.
Bu değişimin nedenleri olarak; bölgeyi büyük ölçüde etkileyen Haliç kıyılarındaki ticari canlılığın azalması, 1894 depremi, ardarda çıkan yangınlar gösterilebilir. Hasköy, Ortaköy, Kuzguncuk ve özellikle Galata ve Pera’nın daha nitelikli yerleşme alanları olarak çekiciliğinin artmasıyla halkın Balat’ı terk etme süreci başlamıştır.
19. yüzyılda, İstanbul’un Altıncı Daire-i Belediye sınırları içinde kalan Balat’ta her biri bir haham tarafından yönetilen 7 dinsel grup ya da cemaat vardır. 19. yüzyıl tarihli haritalarda Dış Balat, Tahta Minare, Karabaş, Dubek, İç Balat, Kasturya ve İstipol çevreleri ve Ayvansaray’ın üstlerine doğru Lonca Mahallesi’nde, Musevi ağırlıklı bir halk yaşıyordu.
İstanbul’un 19. kapısı olan Balatkapı’nın dış ta rafında Musevilerin, iç tarafında ise çeşitli cemaatlere mensup kalabalık bir halk kesiminin oturduğu bilinmektedir. Balat’ta Bizanslılar ve Osmanlılar dönemlerine ait birçok tarihi yapı bulunmaktadır. Balat, özellikle sinagogları, kiliseleriyle bilinmektedir. Bunlar Balat’ın ünlü sinagoglarından Hevra, Selaniko, Eliav, Neve Şalom, Yanbol, Veria, Ahrida ve Fener bölgesinde Çana Sinagogu’dur. Bu yapılardan günümüze sadece Yanbol ve Ahrida Sinagogları kalmıştır.
Ayrıca Çarşı Hamamı, Tahta Minare Hamamı, Ferruh Kethüda Camii, Hoca Kasım Günani Mescidi, Molla Aşki Mescidi, Yusuf Şücaüddin Camii, Ayios Dimitrios Rum Kilisesi, Surp Hreşdagabet Ermeni Kilisesi de bu kesimdedir. 19. yüzyılda sık sık adı geçen Dubek ve Lonca Mahalleleri’ndeki önemli yapılar arasında Pol Yaşan, Pol Hadaş Sinagogları, Alliance Isra Elite Okulu, Or-Ahayim Musevi Hastanesi yer almaktaydı. Bunlardan pek azı günümüze dek kalabilmiştir.
Balat’ta eserler
Balat Camii (Ferruh Kethüda Camii)
Balat semtinin Molla Aşki Mahallesi’nde, Mahkemealtı Caddesi’nde kurulmuştur. Caminin tasarımının Koca Sinan’a ait olduğu bilinmektedir. Günümüze dek ulaşan, tevhidhane olarak kullanılan cami; tekke bölümü, mahkeme binası ve çeşmesiyle birlikte küçük bir külliyenin çekirdeğini teşkil eder.
Balat İskele Camii (Yusuf Şücaeddin Cami)
Balatkapısı’nın dışında, Karabaş Mahallesi’nde, Vapur İskele Sokağı’nda bulunan kagir bir mabettir.
Fatih Sultan Mehmed zamanında inşa edilmiş, 1892 yılında Karabaş Mahallesi’nde çıkan bir yangında zarar görmüş ve yenilenip bugünkü halini almıştır. Yapının duvarları kagir olup yapı fevkanidir. Camiye güney cephesinden girilmekte, sol tarafında çeşme, sağ tarafında cami deposu bulunmaktadır. Caminin giriş katı yarıya kadar fayans ve mermerden oluşup, abdest almak için musluklar bulunmaktadır.
Draman Camii
Draman yokuşu üzerinde, bugün Balat’ın en işlek caddesi üzerindedir. Caminin arkasında Çarşamba’nın, Beyceğiz’in, Derviş Ali Mahallesi’nin evleri sıralanır.
Hoca Kasım Günani Mescidi
Fatih Sultan Mehmed döneminde inşa edilmiş Hoca Kasım Günani Mescidi, üzerinde yazılan kitabesine göre II. Mahmud döneminde tamir görmüştür. Cami fevkani olup, kagir duvarlar üzerine ahşap konsolların taşıdığı dışarı taşkın bir yapısı vardır, dikdörtgen biçimde pencereleri bulunmaktadır. Duvarlar kalem işlemeleriyle süslüdür.
Kilise ve sinagoglar
Balatkapı İoannes Prodromos Metokhion Kilisesi
Haliç kıyısında, Balat Köprübaşı Mevkii’nde, İskele arkasında, doğuda Balat İskelesi Caddesi ile Mürsel Paşa Caddesi arasında yer almaktadır. Kilisenin tarihi 14. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Kilise 1583 tarihli Tryphon Listesi ‘nde yer alır. Kilisenin 1640 yılında yandığı, 1686 yılında ise Rus büyükelçisinin yardımı ile yeniden inşa edildiği bilinmektedir. Kilise yaklaşık üç yüz yıldan beri Sina Dağı’ndaki Hagia Aikaterine Manastırı’nın metokhionudur. Batıda, kuzey nef hizasındaki girişin üstünde, taştan, enlemesine dikdörtgen kitabe yer alır. Kitabe çökertme tekniğinde, yedi satır ve Yunanca’dır. Kilise bazikal plan tipindedir. Üç nefli naos, doğusunda nefler hizasında içte yarım yuvarlak üç apsis ile sınırlıdır. Örtü sistemi ahşaptır. Apsislerin örtüsü içte yarım kubbedir. Kilisede kullanılan motifler sedef kakma bitkisel bezeli olup tasvirlerde kullanılan malzeme yağlıboyadır.
Balatkapı Panagia Balinou Kilisesi
Haliç’te Balat ile Ayvansaray arasında, Mahkemealtı Caddesi üzerindedir. Kilisenin tarihi 16. yüzyılın ikinci yarısına kadar uzanmaktadır. Kilise 1583 tarihli Tryphon, 1604 tarihli Paterakis ve 1669 tarihli Thomas Smith listesinde yer alır. İlk kitabesi, 1833 tarihli olup naosa açılan girişin alınlık zemininde bulunmaktadır, boyama tekniği kullanılmıştır. İkinci kitabesi 1843 yılına ait nartekste eksendeki girişin güney yanında, beyaz mermerden kare şeklindedir. Üçüncü kitabesi 1877 tarihli, batı cephesi ekseninde, girişin üstünde taştandır. Dört numaralı kitabesi 1912 tarihli apsisteki eksenindeki pencerenin alınlık zemininde bulunur, üç satırdır, boyama tekniği ile yapılmıştır. Beşinci kitabesi ise kuzey ayazmayı sınırlayan kemerin üst batı köşesinde gri mermerden olup dikdörtgen biçimindedir. Kilise doğu-batı doğrultusunda dikdörtgen planlıdır. Doğuda eksende, dışta yarım yuvarlak apsis çıkıntı yapar. Yapı iki yüzlü kırma çatı ile örtülüdür. Apsisin örtüsü yarım konik çatıdır. Yapı bazikal plan tipindedir. Kilisede bulunan tasvirlerin malzemesi yağlıboyadır.
Balatkapı Taksiarkhes Kilisesi
Balatkapı semtinde Ayan Caddesi üzerindedir. Kilise 1583 tarihli Tryphon listesinde ve 1604 tarihli Paterakis listesinde yer almaktadır. Kilise 1730 yılı yangınında zarar görmüştür. Kitabesi Patrik I. Konstantios döneminde, 1833 tarihinde restore edilmiştir. Kitabe batı ekseninde, giriş üstünde beyaz mermerden enlemesine dikdörtgendir. Kilise doğu-batı doğrultusunda dikdörtgen planlı olup bazikal plan tipindedir. Kilisenin doğusunda üç nefi kapsayan ahşap ikonostasis, oyma ve aplikasyon tekniğinde geometrik ve bitkisel motiflerle bezelidir. Kilisede bulunan tasvirlerin malzemesi yağlıboyadır.
Surp Hreşdogabed Kilisesi
Balatkapı’dan 500 metre uzaklıktaki mahallenin iç tarafındadır. İstanbul’un bilinen kiliselerinden olan ve eskiden Bulgar Mahallesi’nde bulunan kilise, 16. yüzyılda Ayios Eustratios adlı bir Rum Ortodoks Kilisesi iken 1627 yılında Ermenilere geçmiş, aynı yıl Bursalı Isdeponos tarafından takdis edilmiştir. Kilise ana mihrabın arkasındaki duvar kitabesine göre 1628′de onarılmıştır.
Aghia Strati Kilisesi
Kilise, Kasım Günani Mahallesi’ndedir. 14. yüzyılda “Aghios Nikolaos” adıyla bilinirken 17. yüzyılda bu adı almıştır. 1640 yılında Balat yangınında büyük zarar görmüş, yeniden yapılmış, daha sonra 1728 yılında tekrar yangında yanmıştır. 1833 yılında külliye yeniden tamir edilmiştir.
Sveti Stefan Kilisesi (Demir Kilise)
Haliç boyunca Fener’den Balat’a doğru giderken sağ kolda, Mürsel Paşa Caddesi ile Balat Vapur İskelesi Caddesi arasında, cephesi bezemelerle dolu bir kilise görülür. Bulgarca “sveti” sözcüğü, Türkçe’de “aziz” anlamına gelmektedir. Sveti Stefan Kilisesi ilginç bir yapıdır, çünkü malzeme olarak baştan aşağı demirle inşa edilmiştir. Bu nedenle eskiden beri “Demir Kilise” olarak da anılmaktadır. En başta, taşıyıcı strüktürü, yani iskeleti çeşitli biçim ve boyutlarda çelik profillerden oluşturulmuştur. Ama iş bununla kalmamıştır, yapının dış cephelerinde yer alan elemanlar da demirdendir. Bütün dış duvar kaplamaları, pilastrlar (gömme ayaklar) ve pilastr başlıkları, pencere doğramaları, kapı kanatları, kemerle, saçak silmeleri, çatı, çatının kenarı boyunca uzanan parapet (korkuluk) duvarı ile bunun üzerindeki babalar, çan kulesi, bu kulenin dört yanındaki dört balkon ve cephelerdeki çeşitli kabartma bezemeler, inanılması gerçekten güç ama, sadece demirden yapılmıştır. İç mekana gelince, duvarlar, merdivenler, bütün kolonlar ve kolon başlıkları yine demirdendir. Yalnız daha görkemli bir görünüm sağlamak amacıyla, girişte ve ana mekanda duvarların ve kolonların üstleri renkli mermer levhalarla kaplanmıştır. Kilisenin 19. yüzyılın sonlarında, hemen tümüyle prefabrik olarak Viyana’da üretilmiş olması da ilginçtir. Daha sonra yapının bütün parçaları İstanbul’a taşınmış, arsada önceden hazırlanmış olan temelin üzerine monte edilmiştir. Dünyanın ilk demir döküm kilisesidir. Sv. Stefan Kilisesi’nin ilgi çekici bir başka noktası da Bulgarların Osmanlı İmparatorluğu’ndan koparak bağımsız bir devlet kurmak için yürüttükleri mücadelede siyasal simge olması, bağımsız bir Bulgar Ortodoks Kilisesi kurma çabalarına sahne olmasıdır. Yani Rum Patrikhanesi’ne bağlı olan Bulgar Eksarhanesi kurma girişimleriyle yakından ilişkilidir.
Kasturya Sinagogu
Balat’ta Püsküllü ve Kürkçü Çeşme Sokakları’nın birleştiği yerde bulunur. İlk yerleşen Musevilerin geldikleri Makedonya’nın Kasturiya kentinden ismini almaktadır. Sinagog 1453 yılında açılmıştır, kapasitesi 150 kişiliktir. Günümüze kadar kalabilen bir tek giriş kapısı olan eser, 1801 yılında onarım görmüş, 1935 yılında elektriğe kavuşmuştur.
İstipol (Estipol) Sinagogu
Makedonya’nın İştip kentinden gelen Yahudilerin Kasım Günani Sokak’ta inşa ettiği bir sinagog olup, ahşap yapısı demir bir kapıyla korunur. Sinagog vitrayları ile ilgi çekicidir. 1889 yılında tamirden geçirilmiştir, günümüzde harabe şeklindedir.
Pol Yaşan Sinagogu
Sinagogun diğer adı Poli Yaşan’dır. Anlamı “eski şehir”dir. Bizanslılardan kalma olan bu sinagog 1890 yılında yanmış ve 1902 yılında tekrar inşa edilmiştir.
Geruş Sinagogu
Balat’ta, İspanya’dan uzaklaştırılmış Yahudilerin bulunduğu 30 evli bir mahallede yer alıyordu. Diğer adı “Geruş Sefarad” olan sinagog, 1890 yılı yangınında kül olmuştur.
Sığrı (Sigiri) Sinagogu
Fatih Sultan Mehmed zamanında inşa edildiği düşünülür, diğer adı Selanik Sinagogu’dur. Demir Hisar Caddesi’nin Fener çıkışında bulunur. 1836 yılında bakım görmüş, bugün ise harabe halindedir.
Kal Kadoş Eliyahu Sinagogu
Demirhisar Caddesi’ndeki sinagogdan günümüze, sadece üzerinde ismi yazan duvarı kalmıştır.
Yanbol Sinagogu
Bulgaristan’ın Yanbolu kentinden gelen Yahudiler tarafından kurulduğu bilinmektedir. Balat’ın Lapçıncılar Sokağı’nda bulunan sinagog geçirdiği yangınlar sonucu 17. ve 18. yüzyılda yeniden inşa edilmiştir. Tahta tavanındaki süslemeler 19. yüzyılın izlerini taşımakta da olup, bugün ibadete kapalıdır.
Veria Sinagogu
Bizans devrinde Makedonya’nın Veria şehrinden gelen Yahudiler tarafından Duriye Sokağı’nda Yanbol Sinagogu yanına inşa edilmiştir. Sinagog 19. yüzyılda bir yangında tamamen yok olmuştur.
Çana Sinagogu
Çiçekli Bostan Sokağı’ndan Vodina Sokağı’na giderken yol üzerinde bulunmaktadır. Bizans’tan Osmanlı’ya bırakılan bu sinagog vitraylarıyla bilinmekteydi. Onarım sırasında duvarlarına ve diğer yapıları zarar görmüştür.
Hevra Sinagogu
Balat semtinin sayısız sinagoglarından biridir, 1874 yılı yangınında kül olmuştur.
Balat’ta Yahudi Mezarlığı
Balat’ın kuzey kısmına düşen Eğrikapı Mezarlığı’nın Balat’ın yerleşim tarihinde özel bir yeri vardır. Burada, 1840′lara dek bir Musevi mezarlığı bulun maktaydı. Ancak bu tarihlerden sonra, bu mezarlıkta yer kalmaması nedeniyle, Hasköy’deki mezarlık kullanılmaya baş lamıştır.
Balat’ta hamamlar
Tahta Minare Hamamı
Hızır Çavuş Mahallesi’nde olup, Osmanlı sadrazamı olan Ragıp Mehmed Paşa tarafından yaptırılmıştır.
Sultan Hamamı
Avcı Bey Mahallesi’nde olup, II. Bayezid’ın kızı Hatice Sultan tarafından yaptırılmıştır.
Balat Hamamı
Molla Aşki Mahallesi’nde Kanuni Sultan Süleyman döneminde Ferruh Ağa tarafından yapılmış, “Çavuş Hamamı” olarak da bilinmektedir, fakat bu tamamen yanlıştır. Balatkapı’nın tam karşısında bulunması, Fatih evkafından olan Balatkapı Hamamı ile aynı yapı olduğu fikrini çok kuvvetlendirmektedir. Bugün mevcut olan hamamın Fatih Sultan Mehmed dönemine ait olduğu kesindir. Süsleme sanatının hiçbir özelliği bulunmayan hamam, yüksek pencereli dikdörtgen yapısı, mermer döşeli içi, içinde bulunan havuz şeklindeki kurnası ile hiçbir hamamda görülmeyen mimari özellikleri dikkat çeker. Hamam 1871 yılında hamamlar için düzenlenmiş nizamnameye göre birinci sınıf hamamlar arasında yer alır. İstanbul’un en eski hamamıdır.
Balat’ta çeşmeler
Tahta Minare Hamamı’nın yanında Kanuni Sultan Süleyman zamanında yaptırılan bir çeşme bulunmaktadır. Yusuf Şücaeddin Mescidi’nin yanında yer alan çeşme II. Mahmud’un çuhadarbaşısı Bekir Efendi’nin kızı Hafize Hanım tarafından 1826 yılında yapılmıştır.
Yorum (1)
Yorum yaz!
5/2/2008 ·
Sülûk, insan benliğinin sonsuza yöneltilmesi, bir baksa deyimle nefsin, ölümlü niteliklerden kurtarılıp tanrısal niteliklerle donatılması olayıdır. Böyle olduğu içindir ki, tasavvufta sülûkun evreleri nefsin mertebeleri olarak gösterilmiştir.
Birinci aşama, Nefs-i Emmare: Sufilerin emmare neftsen anladıkları şudur: "Bedeni hazlara eğilimli, lezzet ve şehvetle emreden, kalbi sufli yöne çeken kuvvet." (Gümüşhanevi, nefs bahsi) Bu nefsin seyri Allah'adir (seyr illah). Alemi, şehadet (dünya) alemi, yeri göğüs, hal ve varid (içe doğan manalar)'i şeriattir. Nefs-i emmare, ruhun durdurucu, zaptedici gücünden büsbütün kurtulmuştur. Hiçbir kayıt ve hesap tanımaz. İki şeye şiddetle sarılır ve onları besler: Heva, bencillik.
"Heva, bedeni icaplara yönelip, yüce oluşlardan nefret etmek ve sufli oluşlara koşmak meylini ifade eder. Enaniyete gelince onu "kula ait her şeyin kendisine izafe edildiği bir keyfiyet" olarak tanımlayabiliriz.
Gurur ve egoizm enaniyetin tecellilerinden olduğu içindir ki, sufilerce en büyük musibetlerden sayılırlar. Sufi "ben" yahut "benimki" derken göstereceği dikkati başka hiç bir yerde göstermez.
Tasavvuf, toplumların, hatta fertlerin huzursuzluklarının temelinde bu "ben" ve "benimki" hastalığını görmekte, Kur'an bu meseleye hemen her satırında el atmaktadır.
Dışımızdaki eşyaya da "benim" dememiz sakattir. Çünkü benim dediğimiz şeyler bizden önce başkasınındı ve bizden sonra da bir başkasının olacaklar.
İkinci aşama, Nefs-i Levvame: İnsanın ruhsal gelişim aşamalarında çok önemli bir devredir.
Bu mertebedeki nefsin seyri Allah'a (seyr ilellah)'dir. Alemi, berzah alemi; yeri kalb; hali mahabbet; terzi, tarikattir. Sıfatları levm (kınama), itiraz, kendini beğenme, gizli riya, riyaset davası, şöhret hevesidir. Emmare nefsin bazı
özellikleri bunda da vardır, ama, bu nefs hakkı hak, batılı batıl olarak bilmektedir. Bu mertebede nefs önceki hayatına yön vermiş olan "değerlerin" anlamsızlığını, felakete götürdüğünü görür, korkunç bir şüphe içinde düşer. Nefsin kendine hizmet edecek şekilde eğittiği bünye, ruhun ikliminden renkler görmüş, kokular almış, sesler duymuştur. Fakat silkinemez, koşamaz. İbrahim Edhem'den Gazali'ye, Yunus Emre'den Erzurumlu İbrahim Hakkı'ya kadar bütün
büyük ruhlar bu çileyi, kendi durumlarına göre az ya da çok çekmişlerdir.
Bu devrede nefs, emmare mertebesinden başlıca dört noktada ayrılır:
a. Emmare nefsin sindiği bünye robot, vücut makine vücuttur. İrade, muhakeme, şuur felce uğramıştır. Hoşgörüsüzlük açık şekilde dikkati çeker. Hayvansal
arzularına uymuştur; onların esiri, hatta kendileridir. Levvame nefste de kötülüğe, şehvete eğilim vardır. Ancak, burada vücut makina değil, şuurlu, iradeli bir varlıktır. Düğmeyle çalışmaz.
b. Emmare nefs, kötülüğü yapar, iyilikten kaçar ve bunu yapılması gereken şey bilir. Bu yüzden onun dünyasında pişmanlığın, otokritiğin, tevbenin, başkalarına kulak vermenin yeri yoktur. Levvame nefs ise, ya önceden kullanabileceği seçme ile kötülüğe hiç girişmez, ya da kötülüğü yapar, fakat ardından pişman olur.
c. Emmare nefs, kendinin üstünde ilah tanımaz. Levvame nefs ise, kendi üstünde kudret olduğunu kabulden çekinmez.
d. Emmare nefs şüphe nedir bilmez. Levvame nefs, kendi kanaatları hakkında devamlı şüphe eder. Bu şüphenin; nefs-i emmare tarafından inkar vasıtası haline getirilen şüphe değil, insanin kendini aşması için kendi halinden emin olmaması,
kendisini mükemmel sanmaması anlamındaki şüphe olduğunu gözden kaçırmamak gerektir.
Üçüncü aşama, Nefs-i Mulhime: Bu nefsin seyri de ilellah, yani Allah'a doğrudur; fakat bu seyr ilk ikisinden farklı olarak detaylıdır. Yani daha ileri bir aşamadır. Alemi ruhlar alemi, sıfatları cömertlik, ilim, kanaat, tevazu, sabır, hüzün, ağlayış, vs.dir.
Kur'an şöyle der:
"Andolsun büründüğü zaman geceye. Ve göğe, onu bina edene. Ve yere ve onu döşeyene. Ve nefse ve onu düzene koyana. Sonra da ona bozukluğunu, kötülüğünü ve korunmasını, takvasını ilham edene. Ki o nefsi temizleyip
arıtan tam kurtulmuştur. Ve onu kirletip gömen tam kaybetmiştir." (Sems, 1-10)
Görülüyor ki, Allah kendisinin nefsle münasebete geçişini nefsin bu mertebesinde açıklıyor. Nefs bu temizliğe, bu ilgiye bu aşamada layık oluyor.
Nefs bu devrede ilham almaya müsaittir. Mulhime, ilham eden, ilhan alan demektir. İlham, bir manayı bir anda kalbe sokmak anlamında kullanılır.
Levvame nefsin dıştan, satırlardan, kulaktan edindiği bilgiler ışığında ilerleyerek arıttığı gönül aynasına artık azar azar içten, vasıtasız bilgiler aksetmeye başlamıştır. Artık nefs, kötüden bir tiksinti duyarak kaçar. Ve iyiye bir tür mutluluk duygusuyla kucak acar. Bu onun bir bakıma doğası olmaya baslar. Böyle bir bünyenin taşıdığı kalbe Hz. Peygamber'in sonsuz güveni vardır.
Bu nefsin seyri maşallah, yani Allah ile seyirdir. Alemi, hakikat alemi; yeri sirr; hali doygunluk, sıfatları cömertlik, tevekkül, şükür, rıza (rızanın ilk mertebesidir).
Dördüncü aşama, Nefs-i Mutmainne: Nefs bu devrede şehvetlerden, kötülüklerden büsbütün sıyrılmıştır. Nefsin henüz terketmesi lazım gelen bazı şeyler daha vardır. Dinin kurallar yönünü yasayan insanın mertebesi mutmainne
mertebesidir. Bu insan, bütün emirleri yerine getirir, bütün yasaklardan kaçar.
Mutmainne mertebesi, dinden nasip almış, orta seviyede ve çoğunluğu oluşturan insanların mertebesidir. Bunun ötesi ümmetin seçkini denen üstün ruhlarının gösterebileceği fedakarlığın yoludur.
Beşinci aşama, Nefs-i Raziyye: Bu mertebedeki nefsin seyri Allah'tan seyr (seyr fillah)'dir. Alemi, Lahut alemi; yeri sırr; hali fena fillahın ilk mertebesidir. Bu nefsin varidi yoktur. Çünkü varid beşeri sıfatların olduğu yerde bulunur. Bu
mertebe ise beşeri sıfatların kalktığı mertebedir. Bu nefsin sıfatları zuhd, ihlas, rıza (rızanın ikinci mertebesi) dir. Bu mertebede nefs Allah'tan razı olma sırrına erişmiştir.
Altıncı aşama, Nefs-i Marziyye:
Nefsin bu mertebede seyri Allah'tan (seyr anillah)'dir. Yani nefs arınmayı gerçekleştirerek eski alemine, halk arasına dönmeye başlamıştır. Alemi şehadet (dünya) dır. Sıfatları ahlak güzelliği, insanlara merhamet ve lütufla muamele, hizmet, iyi haldir. Tam fena gerçekleşmiştir. Bu mertebede nefs Halik ile maluk (Yaratan - yaratılan) özelliklerini birleştirmiştir. Rızanın en mükemmeli olan "Allah'ın kuldan razı oluşu" gerçekleşmiştir. Bu noktada kul artık zahirde halk ile batında Hak ile olabilmektedir. Övülmeye, övmeye, şöhrete itibar kalmamıştır.
Yetmiş Perde Gerçeği:
Sülûk sırasında gerçekleşen arınmanın esası Allah ile kul arasında var olduğu söylenen ve kula ait olan yetmiş perdenin yırtılması işidir. Allah için perde söz konusu değildir. Allah apaçıktır. Göremeyen, gözü perdeli olan bizleriz. Bu yetmiş perde yedi makam halinde aşılır ki biz bunları etvar-i seb'a (yedi tavır, yedi merhale) diye isimlendiriyoruz. Buna göre, sülûk boyunca her makama on
perde düşmektedir. Tehanevi'nin de işaret ettiği gibi perdeler sadece zulmani (karanlık arzeden) perdeler değildir. Kulun Allah'a yaklaşmasını engelleyen perdeler nurani de olabilir. Bunların zulmani olanları bedenin zulmetinden (karanlığından) kaynaklanır. Nurani olanları ise ruhun nurundandır. İç kuvvetlerden her birinin (ruhun, aklın, sırrın, hafa ve ahfanın) bir perdesi vardır. Nefsin perdesi şehvet ve lezzet, kalbin perdesi Hakk'ı düşünmekten uzak kalmak, aklın perdesi de bazı manalarla oyalanmasıdır. (Tehanevi, hicap (perde)).
Halvetilerde perdelerin her bir kategorisi -ki on perdedir- Allah'ın isimlerinden biri ile asılır. Bu yedi isim, yukarıda sözü edilen yedi merhaleyi şu şekilde karsılar:
1. Nefs-i emmare--La ilahe illallah
2. Nefs-i levvame--Allah
3. Nefs-i muhime--Hu
4. Nefs-i mutmainne--Hak
5. Nefs-i raziyye--Hayy
6. Nefs-i marziyye--Kayyum
7. Nefs-i kamile--Kahhar
Bu merhaleleri asarken hem insanin iç aleminde (enfüste) hem de dış aleminde (afakta) seyredilir. İnsan kainatın küçük bir modelidir; küçük kainattır. Sülükün merhalelerini aşmış insan hem içindeki sırları, hem de dışındaki sırları keşfetmiş
olur. Çünkü bizim kuşattığımız alem ile bizi kuşatan alem sadece fizik büyüklük bakımından farklıdırlar, içerik bakımından değil. Kur'an-i Kerim de, seyr-i enfusi ile seyr-i afakinin keşfettireceği ayetleri yanyana zikrederek bu noktaya dikkati çekmiştir: "Yeryüzünde iyice görenler için pek çok ayet vardır. Sizin benliklerinizde de pek çok ayet bulunmaktadır. Hala görmüyor musunuz?" (Zariyat, 20-21)
Nakşilerde sülûkun merhaleleri beden, nefs, kalb, ruh, sirr, hafa, ahfa olarak gösterilmiştir. Bunların ilk ikisi halk aleminde, diğer beş tanesi de emir aleminde aşılır. Yani beden ve nefs aşamalarından sonraki arınma, dünya şartlarına bağlı olarak yürütülmemektedir. Nakşilerin ilk iki aşaması,
Halvetilerin ilk işi aşaması olan emmare ve levvameye karşılık olmaktadır Bu aşamalar ayırımında esasa ilişkin fark yoktur. Sadece Nakşilerin merhale veya mertebe dediklerine Halvetiler tavır veya mahal diyorlar. Bunlar sırasıyla göğüs,
kalb, sirr, hafa, ahfadir.
Sülûkun Zirvesi: Hizmet:
Halvet ve uzletle başlayan mistik eğitim sülûkun çeşitli aşamalarından geçtikten sonra insani karşılıksız hizmetin eşiğine getirir. Bu devreye tasavvufta celvet devresi denmektedir ve celvet bütün tarikatın esasıdır. Celvet, halk içinde olmak, halka hizmet halinde bulunmak demektir. Tasavvufun ana ilkelerinden biri de "nihayetin bidayette saklı bulunması" keyfiyetidir. Bu kural, halktan kopuşta zirveye ulasan ruhun, temizlendikten sonra tekrar halk içine, koptuğu
noktaya dönmesini ifade eder ki hiç bir mistik sistemde bu esasa rastlamak mümkün değildir. Çünkü tasavvufta halktan kopmak, kopan için değil, halka daha iyi hizmetin eğitimini yapmak için, yani halk içindir. Sülûkün aşamalarında mertebeler ilerledikçe salik, başladığı noktaya çevrilmekte, içinde koptuğu kalabalığa dalmaktadır. Ve nihayet o, bir yayı tamamlayarak ilk hareket noktasına ulaşmaktadır. Burada, Hakk'a varış noktasında halkı buluş,
Hakk ile halkın beraberliğini kabul ediş düşüncesi yatmaktadır. Son merhaledeki vasıl ile ilk merhaledeki salik'in durumları aynı olmaktadır. Rabbani bunu su şekilde açıklar: "Sülûkunu tamamlayıp geri dönmüş olan, çok yakındır. Makamı çok yüksektir onun. Fakat yüksekliği örtülüdür. İnsanlara yararlı olmak ve kendisini onların hizmetine sunmak için böyle olmakta ve onlar gibi
davranmaktadır. Halka hizmet velayetin kemali, nubuvvetin esas amaçlarından biridir. Bunun içindir ki sülükun son merhaleleri halka hizmetle yücelir. Ve bunun içindir ki hiçbir veli, hiç bir nebinin büyüklük çizgisine ulaşamaz. Allah'ı arayanları irşat, harikalar göstermekten daha başka bir şeydir ve daha yücedir. İrşat işinde başarılı olabilmek için mürşidin aşağılara inmiş olması gerekir. O halde, aşağı derecelere inen ve böylece isteklilerle daha sıkı münasebet
içinde giren mürşidin irşadı daha güçlü ve etkili olacaktır. Ve bir veli ne kadar çok yükselmişse inişi de o oranda çok olur.
Yorum (0)
Yorum yaz!
1/2/2008 ·
Aslen Rize’li olup 26 Şubat 1954 yılında Kasımpaşa’da doğdum. Rahmetli babam Ahmet bey deniz yollarında kıyı kaptanlığı yapardı. Babam 13 yaşında Rize’den İstanbul’a gelmiş. Çünkü o zaman hayat şartları Rize’de çok kötü, iş yok. O zamanlar çay daha Rize’ye girmemiş. Bu nedenle gurbet var. 4 erkek 1 kız olmak üzere 5 kardeşiz. Dedemin adı Tayyip olduğundan ve Recep ayında doğduğumdan ismimi “Recep Tayyip” olarak koymuşlar.
Hayatımın önemli bir bölümü İstanbul’un en eski yerleşim yerlerinden biri olan Kasımpaşa’da geçti.
İlkokulu Piyale Paşa İlkokulu’nda okudum. Okul yıllarında okul harçlığımı temin etmek için kağıtlı şeker satardım.
İlkokul 5. sınıfta iken din kültürü derslerimize giren okul müdürümüz (Allah rahmet eylesin) İhsan Aksoy, o dersteki başarım sebebiyle bir gün omzumdan tutarak sınıfın penceresine yaklaştırdı. Haliç’in karşısında bir yeri göstererek “seni o gördüğün okula gönderelim” dedi. Orası İstanbul İmam Hatip Okulu idi. Böylece, 1965 yılında Piyale Paşa İlkokulu bitmiş, artık İmam Hatip Lisesi yıllarım başlamıştı.
Okuldaki şiir okuma yarışmalarına, liseler arası münazaralardan,kompozisyon yarışmalarına; atletizmden, futbol turnuvalarına kadar her türlü sportif, sosyal ve kültürel etkinliklere zevkle, kazanma azmi ve gayretiyle katılırdım.
Yatılı okudum. Babam haftada 2,5 TL. verirdi. Hafta sonlarında top sahalarına gider, su satardım. Yol parası vermemek için Kasımpaşa’dan Eminönü’ne yürüyerek gider, nane, limon ve okaliptüs şekerlemeleri alıp satardım. Bunun yanında,akşamdan bayat simit alırdım, anneciğim onu buhara yatırırdı. O zaman simit 10 kuruştu. Ben 2,5 kuruşa tanesini alır, 5 kuruşa satardım. Ayrıca okulda da kart postal satardım. O zamanın parasıyla haftada 5 TL. taksitle ilk kitabımı aldım.
15 yaşında Camialtı Spor Kulübünden transfer teklifi aldım. 1969 yılında transferime o günün parası ile 1.000 TL. ödenmişti. Camialtı Spor Kulübünde oynarken İstanbul genç karmasına seçildim.
Rahmetli babam futbolun eğitim hayatımı menfi etkileyeceğini düşündüğünden bana izin vermezdi. Hep gizli gizli oynardım. İstanbul genç karmasındayken veli muvafakatini imzalamadığı için Türkiye şampiyonasına gidemedim.
İmam Hatip Okulu’ndan 1973 yılında mezun oldum. Marmara Üniversitesi İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesini kazandım. Bu arada Camialtı Spor Kulübünden İ.E.T.T’ye transfer oldum. Belediyeciliğim ilk olarak İ.E.T.T ile başlamış oldu. 1976 yılında İ.E.T.T futbol takımı İstanbul şampiyonu oldu. 12 Eylül 1980 sonrası İ.E.T.T’den ayrılmak zorunda kaldım. 16 senelik futbol hayatıma 12 Eylül 1980 sonrası noktayı koymuştum.
Üniversite yıllarında aktif sosyal ve siyasi hayatın içinde yer almaya başlamıştım. Milli Türk Talebe Birliğindeki görev yıllarımdan sonra, 1976 yılında M.S.P Beyoğlu Gençlik Kolu Başkanlığına ve aynı yıl MSP İstanbul İl Başkanlığına seçildim.
1977 yılında bir konferans münasebetiyle tanıştığım Emine Hanım’la 4 Temmuz 1978’de evlendik. Evliliğimizden 2 erkek, 2 kız olmak üzere 4 çocuğumuz oldu. Ahmet Burak, Necmeddin Bilal, Esra ve Sümeyye.
12 Eylül 1980’de İ.E.T.T’den ayrılınca özel sektörde çalışmaya başladım. Bir müddet özel sektörde çalıştıktan sonra 1982 yılında askere gittim. Yedek subay eğitimimi Tuzla’da yaptım. Dağıtımda Hastal’da 77. piyade alayına düştüm. Karargâh subayı olarak askerliğimi tamamladım. Yedek subaylıktan aldığım maaş özel sektörden aldığım maaşın yarısı kadardı. Özel sektördeki işverenim askerlik süresince diğer yarı maaşımı bana ödedi. Bu benim için ayrı bir güzellik, tatlı bir hatıra idi. Askerlik sonrası aynı şirkette yaklaşık 1,5 sene çalıştım. Daha sonra müsaade alarak başka bir şirkette Genel Müdür olarak göreve başladım. Bir süre sonra da halen devam etmekte olan işimizi kurduk.
12 Eylül 1980 ihtilalinden sonra 1983 yılında kurulan RP ile siyasi hayatım tekrar başlamış oldu. 1984 yılında Beyoğlu İlçe Başkanı, 1985 yılında da İl Başkanı ve M.K.Y.K üyesi seçilmiştim. 30 yaşındaydım. Başarmak için gece-gündüz çalışıyorduk. Birbirine kenetlenmiş, başarıya inanmış iyi bir ekibimiz vardı. Siyasette başarıyı yakalamak çok önemliydi. Şuna inanmıştım: “Siyaset hayat kurtarmaktır.” İçinde yaşadığımız toplumda binlerce, on binlerce, yüz binlerce, hatta milyonlarca insanın refah ve mutluluğunu sağlamak için siyaset yapmak ve başarmak zorundaydık.
1984–1994 yılları arasında bir çok seçimlere girdik. 1986 ara seçimlerinde milletvekili adayı oldum. 1989 yılında Beyoğlu ilçesinden belediye başkan adayı oldum. Farklı bir seçim kampanyası ile başarıyı yakalamıştık. İlk defa hanımlar komisyonu aktif rol alıyordu. Çeşitli eleştiriler de almıyor değildik. Ama zaman bizi haklı çıkardı. 1989 seçimlerinden 2. parti olarak çıkmıştık. Kazanmaya azmetmiştik, çünkü biz kısa mesafe koşucusu değildik, maraton koşucusuyduk. Bizim maratonumuz öyle bir maraton ki “İlanihaye” devam edecekti.
1991 senesinde tekrar milletvekili adayı oldum. Seçimi kazandık. Mazbatayı aldım ve milletvekili oldum. Tercihli oy sistemi nedeniyle yüksek seçim kurulu mazbatamızı iptal etti.
27 Mart 1994 seçimlerine kadar İstanbul İl Başkanlığı görevimi sürdürdüm. Nihayet 27 Mart 1994 seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı oldum. Seçim çalışmasındaki kampanyamız ses getirince medyadan da sesler yükselmeye başladı. Medyanın hedef tahtası haline gelmiştim. “Vay Tayyip Ağa vay”, “Tayyip’in Vilları” gibi manşetler gazetelerde çıkmaya başlamıştı. Sürmanşetten bu tür aslı olmayan yazılar adeta beni, arkadaşlarımı ve Teşkilatımızı kamçılıyordu.
Neticede 27 Mart 1994 seçimlerinde halkımızın teveccühü ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmiştim.
Konuşmalarıma genelde ezberimde olan şiirlerden bir dörtlük okuyarak başlardım. 1997 yılının Aralık ayının 12’sinde davet üzerine gittiğim Siirt’te de mitinge iştirak ettim. Konuşmama her zaman olduğu gibi bir dörtlük okuyarak başladım. Aynı dörtlüğü o tarihten birkaç ay önce Osmaniye mitinginde de okumuştum.
Bu şiir nedeniyle Diyarbakır DGM’de yargılanmaya başladım. Ben Ziya Gökalp’in yazdığı şiiri okuduğum için 'Halkı din ve ırk farkı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmekten' (TCK 312/2) mahkum edilmiştim...
Verilen ceza kesinleşince, 4,5 yıl onurla taşıdığım Belediye Başkanlığı görevime veda ettim. 26.Mart.1999 Cuma günü on binlerce insan, binlerce araba eşliğinde Pınarhisar cezaevinde dört aylık zorunlu istirahata çekildim.
Benim cezaevi günlerim 24 Temmuz 1999 gecesi bitmişti. 'Seçilme hakkı'ndan mahrum edilmiştim."
Tayyip Erdoğan, daha sonra Fazilet Partisi'nin kapatılmasının ardından bu partinin Meclis Grubunu oluşturan milletvekillerinin büyük bir kısmıyla birlikte Adalet ve Kalkınma Partisi'ni kurarak genel başkanı oldu.
Yorum (14)
Yorum yaz!
24/1/2008 ·
California eyalet kanunlarına uygun olarak 4 mayıs 1927’de kurulan ABD Sahne Sanatları ve Bilimler Akademisi, 11 mayısta toplanarak sanatçılara bir ödül verilmesini kararlaştırdı.
Metro Goldwyn Mayer'de sanat yönetmeni olan Cedric Gibbon, bir film makarası üzerine, elinde haçlı kılıç tutan bir şovalyenin taslağını çizdi.
Film makarasının beş halkası da Oscar Ödülleri’nin verildiği beş ana dalı temsil etti.
George Stanley adlı heykeltıraş tarafından 1928 yılında taslağı yapılan heykelin adı, Akademi'nin sekreterinin “Oscar Amca'ma ne kadar çok benziyor" demesiyle Oscar olarak kaldı.
İlk 36 üyesi arasında Douglas Fairbanks ve Louis B. Mayer gibi dönemin ünlü film yayımcılarının da yeraldığı Akademi’nin aralarında sanatçılar, sanat yönetmenleri ve editörlerin de olduğu 5 binin üzerinde üyesi bulunuyor.
İlk törene 250 kişi katıldı
İlk Oscar Ödülü töreni, 16 mayıs 1929'da Hollywood Roosevelt Otel Blassom Room'da yapıldı. Gecenin biletleri 10 dolardan satıldı ve törene 250 kişi katıldı.
Ödül töreninin yapıldığı gece saat 23.00'te basına açıklanan sonuçlar için 1940 yılından bu yana zarf sistemi uygulanıyor.
İlk naklen yayın
İkinci Dünya Savaşı’ndaki ABD askerlerinin töreni dinlemesi için ilk defa 1943 yılında Los Angeles Radyosu tarafından dünyaya duyurulan törenlerin, televizyondan naklen yayınlanması ise ilk olarak 19 mart 1953'te oldu ve programı, Bob Hope sundu.
| |
|
MERAK EDİLENLER: |
• Fransızlar tam 32 kez ‘en iyi yabancı film’ Oscar'ını aldılar. • Ödül kazananların konuşma süresi ise sadece 30 saniye • 13 inç yüksekliğinde ve sekiz buçuk pound ağırlığında olan Oscar heykelciği, 1929’dan bu yana 2 bin 300 adet dağıtıldı. • Her yıl kullanılan 75.5 metre uzunluğundaki kırmızı halıyı altı kişi yan yana dizilerek açıyor. | |
Ödüller, 1966 yılında da ilk olarak televizyondan renkli olarak yayınlandı.
Oscar ödüllerinin yayın hakkını 1971 ile 1975 yılları arasında NBC satın aldı ve 1972 yılındaki 42'nci Oscar töreni tüm dünyaya canlı olarak ulaştı.
İlk 15 yıl boyunca otellerin toplantı ve balo salonlarında yapılan törenler, katılımcı sayısındaki artışla büyük salonlara taşındı.
Törene üç kez erteleme
Tarihi boyunca sadece üç kez ertelenen Oscar Töreni, 1938 yılında Los Angeles'taki sel dolayısıyla bir hafta geç yapıldı. 1968 yılında da Martin Luther King'e saygı dolayısıyla ertelenen tören, 1981'de Ronald Reagan'a suikast girişimi nedeniyle 24 saat ertelendi.
Ödül töreni en son 1968 yılında üç saatlik zaman süresi içinde tamamlandı.
13 inç yüksekliğinde ve sekiz buçuk pound ağırlığında olan Oscar heykelciği, 1929’dan bu yana 2 bin 300 adet dağıtıldı.
Akademi nasıl tanınıyor?
Akademi, mesleğinin son yıllarını yaşayan çok yaşlı ya da çocuk oyunculara, sakat rollerine çıkanlara ve ABD toplumunu eleştiren filmlere ödül vermesiyle tanınıyor.
Ödül kazananların konuşma süresi ise törende sadece 30 saniye.
Her yıl işi bittikten sonra katlanıp Valencia’da bir depoda tutulan kırmızı halıyı altı kişi yan yana dizilerek açıp seriyor. Akademi’nin malı olan halı 75.5 metre uzunluğunda.
Uzun yıllar Çin Tiyatrosu'nda yapılan Oscar Törenleri, Kodak Tiyatrosu'nda yapılıyor. Konuklar da törenden iki saat önce salona alınıyor.
24 ayrı dalda Oscar veriliyor
Oscar ödülleri 24 dalda dağıtılıyor. ‘En İyi Erkek Oyuncu’, ‘En İyi Kadın Oyuncu’, ‘En İyi Film’, ‘En İyi Yönetmen’ ve ‘En İyi Senaryo’ ödülleri de en büyük ödüller sayılıyor.
Bu beş dalda bugüne kadar bu ödülleri aynı anda alan üç film:
1934'te 'Hepsi Bir Gecede Oldu
1975'te 'Guguk Kuş'
1991'de 'Kuzuların Sessizliği'
Oscar ödülü alabilmesi için bir filmin:
40 dakikadan uzun olması
Los Angeles ili sınırları içinde en az bir sinemada paralı gösteriminin gerçekleşmiş olması
Gösterimin arkası arkasına en az bir hafta sürmüş olması şartı aranıyor.
Akademi Ödülleri, bilinen adıyla Oskar, dünyada en bilinen film ödüllerinden biridir. Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi (Academy of Motion Picture Arts and Sciences) tarafından 1929'da Los Angeles'da verilmeye başlandı. Törenler yılda bir kez ve çoğunlukla Şubat ayında yapılır.
Akademi ödülleri, Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi (AMPAS) tarafından verilir. 2007'den itibaren oy verecek 5830 üyeye sahiptir. 1311 üye sayısı ile oyuncular bu üyelerin yaklaşık %22'lik bir kısmını oluştururlar.
79. Akademi Ödülleri seremonisi , 25 Şubat 2007'de Hollywood Kodak Tiyatrosu'nda yapıldı.Sunuculuğunu Amerika'lı ünlü talk-show sunucusu Ellen DeGeneres yaptı. 80. Akademi Ödülleri seremonisi , 24 Şubat 2008 olarak belirlendi.
Oscar ismi ve Heykelcik
Ödülün orjinal ismi Academy Award of Merit idi. Ödüle neden Oscar dendiğini tam bilinmemekle birlikte hakkında pekçok söylenti vardır. Bir söylentiye göre Bette Davis'in heykelciği ilk kocası Harmon Oscar Nelson ile özdeşleştirmesi sonucunda, [1]başka bir söylentiye göre ise Akademi'nin kütüphanesinde görevli Margaret Herrick'in heykelciği amcası Oscar'a benzetmesi ile ödülün adı Oscar olarak kaldı. Akademi, Oscar ismini 1939 yılına kadar resmi olarak kullanmamıştır.
Oscar ödül heykelciğini Metro Goldwyn Mayer'in sanat yönetmeni Cedric Gibbons tasarladı. Cedric Gibbon, o anda beş parçalı bir film makarası üstünde elinde kılıcıyla dikilen bir şövalye taslağını çizdi. Bu film makarasının beş halkası oyuncular, film yazarları, yönetmenler, yapımcılar ve teknisyenleri temsil eder. [2] George Stanley heykeli son haline getirdi. Heykelcik 34 santim yüksekliğinde, 3,85 kilo ağırlığında ve 24 ayar altınla kaplıdır.
Oscar heykelciğini kazananlar bu ödülü satamazlar. Eğer ödülden kurtulmak istiyorlarsa ancak Akademi'ye 1 dolar karşılığında satabilirler.
Akademi Üyeliği
Bütün üyeler akademiye katılmak üzere öncelikle bir davet alırlar. Üyelik Board of Governors tarafından verilir. Üyelik icin sinema alanında seçkin bir kariyere sahip olmak ön koşuldur. Genellikle bir akademi ödülünü kazanmak, akademiye katılmak için bir davetle sonuçlanmasına rağmen, üyelik otomatik değildir.
Yeni üyelik teklifleri yıldan yıla düşünülür. Akademi, 2007 itibariyle oy verecek 5830 üyeye sahiptir. Akademi üyeliği, sinema filmlerinde farklı disiplinleri temsil etmek için 15 dala bölünmüştür. Bunlar; oyuncular, yönetmenler, sinematograflar, sanat yönetmenleri, film editörleri, müzik, yapımcılar, halkla ilişkiler, kısa filmler ve animasyon, ses, görsel efektler, yazarlar, dökümenterler.
Adaylar
Bir filmin Oscar'a aday gösterilebilmesi için 40 dakikadan uzun olması , ABD-Los Angeles ili sınırları içinde en az bir sinemada paralı gösteriminin gerçekleşmiş olması ve gösterimin en az bir hafta sürmüş olması şartı aranıyor.
Akademinin tüm üyeleri kendi dallarında ödül için adaylarını önerir. Tüm üyeler En İyi Film Akademi Ödülü için oylamaya katılabilir. Böylelikle tüm dallarda adaylar belli olur. Adaylar belli olduktan sonra ödülün kimlere gittiğini belirlemek için ikinci bir oylama yapılır.
Ödüller
Akademi Ödülü
Bugünkü Ödüller
Yeni Ödüller
Ödül Rekorları
Film Rekorları
- Sadece üç film Big Five olarak adlandırılan En İyi Film,En İyi Yönetmen,En İyi Aktör,En İyi Aktris ve En İyi Senaryo ödüllerinin hepsini birden kazandı. Bu filmler; It Happened One Night (1934), One Flew Over the Cuckoo's Nest (1975), ve The Silence of the Lambs (1991).
- Üç film 11 oscar heykelciği birden almayı başardı. Bunlar; Ben-Hur (1959), Titanic (1997), ve The Lord of the Rings: The Return of the King (2003). The Lord of the Rings: The Return of the King aday gösterildiği tüm dallarda ödül almayı başardı.
- All About Eve (1950) ve Titanic (1997) 14 adaylık ile en çok aday gösterilmiş filmler. Titanic 11 ödül alırken, All About Eve 6 ödüle layık görüldü.
- The Turning Point (1977) ve The Color Purple (1985) filmleri 11 dalda ödüle aday gösterilmelerine rağmen hiç ödül kazanamadı.
- Grand Hotel (1932) diğer dalların hiçbirine aday gösterilmemiş ancak En İyi Film Oscarı'nı almış tek filmdir.
- En İyi Film Akademi Ödülü'ne aday gösterilmiş tek animasyon film; Beauty and the Beast (1991).
- Oyunculuk dallarında verilen En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Kadın Oyuncu, En iyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödüllerinin hepsini birden almayı başaran film olmamıştır. Sadece iki film bu rekora çok yaklaşmıştır. Bunlar oyunculuk dallarındaki dört oscar'ın üçünü kazanmayı başaran A Streetcar Named Desire (1951) ve Network (1976).
Oyuncu Rekorları
Teknik Dallarda Rekorlar
- Film müziği bestecisi John Williams 45 kere Oscar'a aday gösterildi ve 5 kez ödül aldı.
- Kevin O'Connell 19 kere ödüle aday gösterilmesine rağmen ödülü hiç kazanamadı. Son adaylığı Apocalypto (2006) filmiyle idi.
Yorum (0)
Yorum yaz!
21/1/2008 ·
Beyazların Amerika’ya adım atmasıyla kaderleri değişen ve asimilasyona uğrayan
Kızılderililerin bazı sözleri, yüzlerce yıl öncesinden günümüze bilgelik
taşıyor.
Bir kızılderili atasözü, "Nimet de külfet de büyük ruhun
elindedir.
Bazen onun külfeti bizi nimetinden daha fazla akıllandırır"
derken, bir başka atasözü ise "Derinin rengi insanları farklı kılmaz. İyi
iyidir, kötü kötüdür. Büyük yaratıcı hepimizi kardeş olarak yaratmıştır"
ifadesiyle eşitliğin ve kardeşliğin değerini gözler önüne seriyor.
Kızılderili ritüelleri ile "Oturan Boğa", "Geronimo", "Dinelen Ayı", "Çılgın
At", "Kara Şahin", "Tepen kuş", "Kırmızı Bulut" ve "Gümüş Bıçak" gibi ünlü
kızılderili şefleri hakkında bilgiler de verilen yazıda, Apache, Siouw,
Cherokee, Kara Ayak, Comanche, Arapaho, Mohican ve Cheyenne gibi ünlü
kızılderili kabilelerinin yüzyıllardan süzülüp gelen ata sözleri de yer alıyor.
Kızılderili kültürü ile inanışlarını da yansıtan bilgelik dolu atasözlerinden
bazıları şöyle:
• Ağlamaktan korkma. Zihindeki ıstırap veren
düşünceler gözyaşı ile
temizlenir.
• Arkamdan yürüme, ben
öncün olmayabilirim. Önümde yürüme takipçin
olmayabilirim. Yanımda yürü
böylece ikimiz de eşit oluruz.
• Bir düşman çok, yüz dost azdır.
• Düşmanımı cesur ve kuvvetli yap. Eğer onu yenersem utanç
duymamayım.
• Derinin rengi insanları farklı kılmaz. İyi iyidir, kötü
kötüdür. Büyük
yaratıcı hepimizi kardeş olarak yaratmıştır.
• Su gibi olmalıyız. Her şeyden aşağıda ama kayadan bile kuvvetli.
• Yeryüzüne iyi muamele et. O babanızın malı değil, onu
çocuklarınızdan
ödünç aldınız.
• Komşunun hakkında hüküm
vermeden önce iki ay onun makosenleriyle yürü.
• Ölüler güç ve
bilgilerini beraberinde götürmez, yaşayanlara ilave eder.
• Bir kere
’al şunu’ demek, iki kere ’ben vereceğim’ demekten iyidir.
• Gözün ile
değil yüreğin ile hüküm ver.
• Kehanet, muhtemel bir olayı kesin bir
bakış ile görmekten başka bir şey
değildir. Hava ya bulutlu olacaktır
ya da güneş açacaktır.
• Eğer herkes bir başkası için bir şey yaparsa
dünyada ihtiyaç içinde
kimse kalmaz.
• Yanlışı gören ve
önlemek için eli uzatmayan, yanlışı yapan kadar
suçludur.
• Şeytan hakkında konuşmayın. Gençlerin kalbinde merak uyandırır.
• Senin vicdanını senden başkası temsil edemez.
• İnsanlar tabiattan
uzaklaştıkça kalbi katılaşır. İnsanın gözleri öyle
kelimelerle konuşur
ki dil onları telaffuz edemez.
• Verdikleri sözün sadece birini tuttu
çatal dilli soluk yüzlüler;
topraklarınızı alacağız dediler ve
aldılar.
• Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık
öldüğünde,
beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.
Yorum (0)
Yorum yaz!
16/1/2008 ·
Konfüçyüs
Büyük Çin bilgesi, filozof, siyasal yönetici ve Çin tarihinde resmi din olarak kabul edilen öğretilerin kuramcısı Konfüçyüs, M.Ö 551 yılında, Lu kentinde -şimdiki Shantung eyaletinde doğdu. Chou hanedanlığı döneminde (M.Ö. 1027-256), Hristiyanlığın doğuşundan yaklaşık beş yüz yıl önce yaşadı. Küçük yaşlardayken babası ölünce, annesi tarafından mütevazı koşullarda büyütüldü.
Ambar bekçiliği ve kamu arazisi yöneticiliği yaptı ama asıl isteği, Chou hanedanlığının ilk zamanlarına özgü ahlak değerlerini yaymak, bu hanedanlığın kuruluş döneminde hüküm süren iki kralın, Wen ile Wu'nun ülkülerini yeniden canlandırmaktı. Ama onun dönemi zorlu bir dönemdi. Chou hanedanlığının ilk yıllarının ayırıcı özelliği olan siyasal birlik, siyasal güç, hanedanlığı oluşturan kent devletleri arasındaki çatışmalarla, hanedanlıktan olmayan devletlerin yayılmacı saldırılarıyla, dağlarla vahşi bölgelerden gelen göçebe toplulukların akınlarıyla büyük ölçüde örselenmişti.
Konfüçyüs'ün kenti Lu işgalcilerin denetimi altına girmişti. Konfüçyüs, öğretisine yetke, nüfuz sağlayacak bir kamu görevine atanmayı başaramamıştı. Bundan ötürü, benzer beklentiler taşıyıp benzer güçlüklerle karşılaşan diğerleri gibi Konfüçyüs de, küçük bir öğrenci, izleyici topluluğunun eşliğinde gittiği saraylara, yöneticilere hizmet sunarak gezginci öğreticilik yapmaya başladı.
KONFÜÇYÜSÇÜLÜK
Konfüçyüs'ün yaşam öyküsüyle kişiliğinin de ona atfedilen öğretilerin ayrıntılarının da doğruluğundan emin olmak olanaklı değil. Kaynaklarda, onun ölümünden sonra geliştirilmiş, kuşkusuz pek çok yönüyle izleyicileri tarafından elden geçirilmiş, zenginleştirilmiş, yeniden düzenlenmiş karma açıklamalar vardır. Mevcut bilgilerdeki kimi iç tutarsızlığa, kimi vurgu farklılığına karşın, bilgi ile ahlaksal erdem arayışına tutkuyla inanan, tüm yaşamı boyunca dürüstlüğünü koruyan, kendini sadece öğretmeye adayan bir adama ait bütünlüklü çizgileri seçmek olanaklı. Benzer şekilde, Konfüçyüs'e atfedilen yazılı özdeyişlerin ona ait olup olmadığını saptamak da olanaklı değil. Konfüçyüs'e atfedilen deyişlerle düşüncelerin çoğu ”Konuşmalar” diye bilinen bir seçkide toplanmıştır.
Konfüçyüs düşüncesi, 1583'te Pekin'e yerleşen Cizvit misyonerleri, Çin bilgisi ile kültürünü özümseyip bu yeni bilgilerini Avrupa'ya aktarancıya kadar Batı dünyasında bilinmiyordu. K'ung Fu-tzu adını Latinceleştiren de bu Cizvitler olmuştu ve böylece bu büyük bilge, dünyanın pek çok yerinde Konfüçyüs adıyla tanındı.
GİRİŞ
Konfüçyüs'ün felsefesi, ahlak ile siyaset felsefesinin ağırlıkta olduğu bir felsefeydi. Bu felsefe, hep devinimli olmalarına karşın gök ile yerin birbirini dengeleyen güçler olduğu, ortak varoluşlarının uyumlu olduğu inanışına dayanıyordu. Konfüçyüs'e göre insan bu koşullara tabidir, evreni örnek alıp ona benzemeye çalışması gerekir. Orta Öğretisi'nde şunlar söylenir: "Bu denge, dünyadaki tüm insan edimlerinin çıktığı eşsiz köktür; bu uyum tüm edimlerin izlemesi gereken evrensel yoldur."
DENGE FELSEFESİ VE CHOU HANEDANLIĞI
Konfüçyüs'ün uyumlu yaşam öğüdü, hoş, sessiz sakin akıp giden bir yaşam sürmek adına tutkularla duygulan tümüyle bastırmak gerektiği anlamına gelmiyordu. Konfüçyüs denge ile uyum arasında önemli bir fark görür. Dengenin, "zevk kızgınlık, keder neşe, coşup taşma duygularına" kapılmamak olduğunu, uyumunsa "bu duyguların hep tam zamanında ortaya çıkması" olduğunu söyler. Konfüçyüs'ün dönemindeki çok eski bir inanışa göre, yeryüzündeki yönetici, tanrı vekilidir; eğer barışı, uyumu sürdürmeyi hedeflemezse bu vekalet elinden alınır. Konfüçyüs, hayranlık duyduğu Chou hanedanlığının, İlahi onayı almış, dolayısıyla selefi zorba Shang hanedanlığının yerini almaya hak kazanmış bir kişi tarafından kurulduğuna inanır.
Konfüçyüs, Chou hanedanlığının ilk yıllarını -beş yüzyıl önceyi- bir altın çağ olarak adlandırır. O dönemin ülkülerini canlandırmanın, bu çatışma, hizipleşme çağında Çin'in birliğini yeniden sağlamanın yolu olduğunu; kendisinin de o eski değerlerin aktarıcısı olduğunu, ortaya yeni değerler koymadığını düşünüyordu.
Uyum, bütünlük, denge, Çin düşüncesinin içgüdüsel kabulleri olagelmiştir hep. Bu olgu,
Konfüçyüsçülük kadar Taoculuk ile Budacılığın da Çin kültürünün bir parçası olmasına karşın, bu üç güçlü akım arasında rekabetin pek az olmasını açıklar. Bu üçünün karşılıklı ilişkileri, bir Çin özdeyişiyle "üç din tek dindir" sözüyle apaçık betimlenmiştir. Her biri diğer ikisinin tamamlayıcısı gibidir; her biri, mevcut duruma en uygunları olduğu düşünüldüğünde kullanılır. Taoculuk ile Budacılık Konfüçyüsçülüğün büyük ölçüde göz ardı ettiği gizemcilik, tinsellik boyutlarını sağlamıştı. Konfüçyüsçülük de kamu yaşamı ile devlet yönetiminde esin kaynağı olmuştur.
AHLÂK VE JEN
Konfüçyüs'e göre tüm toplumsal, siyasal erdemler, temelde, genişletilmiş kişi erdemleriydi. Eğitim ahlak bilgisi edinmekti. Ama bu bilgi, belirli eylemlerle tutumların iyi olduğunu söyleyen bir bilgi olmakla kalmazdı; aynı zamanda uygulamada, deneyim aracılığıyla -iyi olmakla, iyiyi yapmakla- edinilen bir bilgiydi. Kişi hocasını örnek alarak öğrenir; başkalarına da, onlara örnek olarak öğretir. Konfüçyüs, böylesi bir eğitimin erken yaşlarda başlayıp, yaşam boyu sürmesi gerektiğini savunurdu.
Ahlaksal iyilik kavramının merkezinde “jen”, yani iyilikseverlik ya da insan sevgisi düşüncesi vardır. Çince’deki bu sözcüğün tam karşılığını bulmak güçtür. İnsanlar arasında kurulması gereken en iyi ilişki biçimini karşılamak üzere, kimi zaman 'iyilikseverlik' kimi zaman da 'insancıllık' diye yorumlanır. Doğuştan gelme bir yeteneğin alıştırmalarla güçlendirilmesiyle değil, kişinin kendini eğitme çabasıyla geliştirilen özel bir yetidir “jen”. Konfüçyüs, Konuşmalar'da “jen” ya da iyilikseverlik hakkında şöyle der: "Eğer gerçekten dilersek olur." Konfüçyüs'e göre “jen”, 'efendi' ya da 'üst insan' dediği kimsenin en önemli, biricik sıfatıdır. Bu kişi öğrenmeye öylesine düşkündür ki, içtenlikli öğrenme uğraşı ona "yemek yemeyi unutturur", "yaşlandığının farkına varmaz."
İyilikseverlik, kişinin kendisine dönük ilgisinin, kendinden hoşnutluğunun üstesinden gelmesini gerektirir; iyilikseverliğin yolu; her yönüyle insan davranışlarını düzenleyen, örnek eylemlere ulaşmasında kişiye kılavuzluk etmek üzere tasarlanmış olan bir kurallar ya da ilkeler bütününe uymaktır. Bunların ayrıntıları hep aynıdır. Bunlar, işlem, eylem ve tüm törenlerin yanı sıra, jestlere, tavırlara, giysilere, devinimlere, yüz ifadelerine ilişkindir.
Konfüçyüs, gerçek iyilikseverlik ya da gerçek insancıllığın, gönül ile zihnin dışsal davranışlarla tutarlık gösterdiği bir kişi bütünlüğünü gerektirdiğini savunurdu.
Konfüçyüs, öngörülen ahlaksal bütünlüğün sonucu olan eylemi, yani hep yararın, öğretmenin amaçlandığı bir kişi ahlakını geliştirmekle oluşan bütünlüklü iyilikseverliğe ahlak bakımından uygunluk diye tanımlardı. Öğrenme sevdası, burada gereken kavrayış biçiminin edinilmesindeki temel öğedir. Konfüçyüs'e göre, "öğrenme sevdası olmaksızın iyilikseverlik sevdasına düşmek insanı aptal eder"; iyi niyetli olmak yetmez. Örneğin, cömert olduğunu göstermek için, varlığını ayırım yapmaksızın başkalarına dağıtmak yetmez.
Bilgi ile öğrenme, ahlaksal kavrayışı geliştirmeye yardımcı olur; kişi, böylece, cömertliğini nasıl gerçek bir iyiye göre yönlendireceğini görebilir. Bilgi, öğrenme, deneyim, kişinin yaşamda nelerin değiştirilemez olduğunu görmesine, bunları çabayla değiştirilebilir olanlardan ayırmasına yardım eder. Konuşmaların sonunda şunlar söylenir: Konfüçyüs dedi ki 'Yazgı anlaşılmadıkça iyiliksever olmak da olanaklı değildir' Konfüçyüsçü öğretide yazgı değişmezleri yönetir, yani yaşam süresi, ölümlülük gibi şeylere ilişkindir. Değişmez zorunluluklar hakkında düşünmek, kişinin bunları değiştirmeye çalışmanın boşuna olduğunu kabul etmesini, çabayı geliştirilebilir olanla, yani ahlak yetileriyle, ahlak anlayışıyla uğraşmaya yöneltmenin daha iyi olacağının ayrımına varmasını sağlar.
BİLGİ VE İNSAN
Konfüçyüs, en iyi insanın bilge insan olduğu kanısındadır, ama kendisini bir bilge olarak görmez; pek az insanın bilge olmayı başardığını düşünür. Seçmeler'de "bir bilgeye rast gelmekten umudu kestiği"ni söyler. Efendi kusursuzlukta bilgeden sonra gelir, günlük yaşamda etkisi en çok duyulan da efendidir. Konuşmalar'da örnek olma özelliği ayrıntılarıyla anlatılan efendi, "dünya işlerinde... ahlaksal olanın tarafını" tutandır. Efendi, başkalarının mutluluğu için gösterdiği içten ilgide açığa çıkan ahlaksal yetkinliğinden ötürü, buyruk verebilir, itaat görebilir.
Konfüçyüs, yöneticilere "eğer siz iyiyi isterseniz, insanlar da iyi olur" der. Ayrıca, insanın insan olarak kalacağını, "efendinin doğasının yel, sıradan insanın doğasının da ot gibi olduğunu; yel estiğinde otların hep eğildiğini"; bundan ötürü de yönetimin, daima, her üyesinin açıkça belirlenmiş bir role sahip olduğu bir toplumda yetkesini iyilikseverlikle kullanan bir yönetici topluluğunun elinde olduğunu savunurdu.
Konfüçyüs insanların doğuştan eşit olduğuna inanırdı; eğitime ilişkin tüm görüşlerinin altında yatan, sonraki yüzyıllarda Çin'in eğitim siyasetini etkileyen onun bu inancıydı.
ADLARIN DÜZELTİLMESİ
Konuşmalar'da 'adların düzeltilmesi' diye anılan Konfüçyüs öğretisi ilginç felsefi sonuçlara varır. Konfüçyüs, kendi döneminde 'efendi' denilen kimseler eskiden öngörülmüş efendilik betimine göre davranmadığı için kaygılanırdı. "İnsancıllığı terk etmiş efendi, bu adı nasıl taşıyabilir?" diye sorar; yönetmenin doğru davranan kişiler için kolay bir iş olduğunu, böylece "prensin prens, bakanın bakan, babanın baba, oğulun da oğul" olacağını söylerdi.
Geçmişin, ataların yüceltilmesi, töremlere gösterilen büyük ilgi, evlatlık görevi ile baba oğul ilişkisinin öneminin ısrarla vurgulanması, Konfüçyüsçülüğün Batı geleneğine aykırı düşebilecek yönleridir. Gene de, Batı tüm bu yönelimlere -aile bağları ile büyüklere saygıya; adetlere, uylaşımlara, törenlere değer vermeye; ılımlılığın, sakinimin ölçülü bir alçakgönüllülüğün ahlaksal önemine- bir ölçüde aşinadır. Konfüçyüs'ün bakış açısını anlamamak, onun değerleri ile uygulamalarının birçoğunun evrensel olduğunu görmemek olanaksızdır.
KONFÜÇYÜS VE ESKİ YUNAN
Konfüçyüsçü düşünce ile eski Yunan'da, M.Ö. 6.-5. yüzyıllarda ortaya çıkan Sokrates öncesi filozoflarının kimi düşüncesi' arasında büyük benzerlikler vardır. Bu filozoflardan Anaximenes (M.Ö. 585-528) insan ruhu ile doğanın, bir bütün olarak, tek bir ortamı paylaştığını öğretmişti; Pythagoras (M.Ö. 571-496) tinsel saflığı korumak üzere töremleştirilmiş davranış biçimleri geliştirmişti; matematikle kavranan göksel uyum ile insan ruhu arasında bir ahenk olması gerektiğini düşünürdü; Herakleitos ise (M.Ö. doğumu yaklaşık 504-501) Logos düşüncesini, bir tür evrensel adaleti ya da denkliği korumaya yarayan, dengeli geliş gidiş ilkesini atmıştı ortaya.
Konfüçyüs'ün kişiliği, alçakgönüllü bilgeliği, kendini öğretmeye adayışı, Sokrates'in benzer özellikleriyle karşılaştırıla gelmiştir; Sokrates'in altın kuralı, "kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma" diyen kural, ahlakçıların genel geçer kurallarından biridir.
Konfüçyüs metafizik kurgulamalar geliştirmekle uğraşmamıştı; insan bilgisinin doğasına ya da olanağına ilişkin bir kuram da geliştirmemişti. Ama yine de, insan zekasının bilme iddiasında olduğu şeylerin sınırları konusunda duyarlıydı. Dolayısıyla deneysel bilgi sayılacak bilgilere dayanma güvencesine sahip olmayan savları ortaya atmaktan kaçınırdı. Bir keresinde, karşısında düşüncesizce konuşan birine "efendi olanın bilgisiz olduğu konuda hiçbir kanı bildirmemesi beklenir" demişti. Tzu-lu'ya da şunları söyler: "Sana bilmenin ne olduğunu söyleyeyim mi? Bildiğin zaman bildiğini, bilmediğinde de bilmediğini söylemek, işte bilgi budur."
KONFÜÇYÜSÇÜLÜĞÜN TARİHİ SERÜVENİ
Konfüçyüs'ün M.Ö. 479’da Çiyu-fu'da ölümünden sonra öğrencileri onun öğretisini sessiz sedasız sürdürdü. İki önemli izleyicisi Mensiyüs ile Hsun Tzu, Konfüçyüsçü düşünceye kendi fikirlerini, kendi vurgularını da katarak, seçkinlerin eğiticisi oldu. Onların çağı, yöneticilerin saraylarında ahlak ile siyasete ilişkin pek çok düşünsel tartışmanın geliştiği bir dönemdi. Tartışmalar düzenlenir, bilgili kişiler davet edilirdi. Bunlar, siyasal karmaşanın, Çin devletleri arasında süre giden çatışmaların yaşandığı -bundan ötürü de Savaşan Devletler Dönemi diye anılan- bir dönemde olup bitiyordu. Çekişmeler Ch'in hanedanlığının (M.Ö. 221-206) egemenliğiyle son buldu. Hükümdar Çh'in Shih Huang Ti Çin'i birleştirdi. İmparatorluğunu ilan etti ve Çin'i kuzeyden gelen İstilacılara karşı savunmak üzere Çin Seddi'ni yaptırdı. Han hanedanlığı döneminde (M.Ö. 206- MS 9) Konfüçyüsçü düşünce yeniden canlandı. Eski yazılardan parçalar derlenip elden geçirildi ve Hıristiyanlığın ilk yıllarında Budacılığın da Çin'e ulaşmasına karşın, Konfüçyüsçü düşünceler yeniden yaygın kabul gördü.
Bundan böyle Konfüçyüsçülük -daha doğrusu Yeni Konfüçyüsçülüğün çeşitli biçimleri- Çin kültüründeki ana akışın bir parçası olarak varlığını sürdürdü, eğitimin Konfüçyüsçü temel yapıtlara dayanmasından ötürü halka yayıldı. Böylece Konfüçyüsçülük geniş, değişken bir ülkede yaşayan milyonlarca insanı birleştirdi. Hem kişisel hem kamusal ülküler sunduğu, kişi ile kamu arasında net bir halka oluşturduğu için ayakta kaldı.
Konfüçyüs ile izleyicilerine atfedilen özdeyişlerle öğretiler, M.Ö. 6. yüzyıldan 1911'de Ch'ing hanedanlığının kaldırılışına kadar geçen 25 yüzyıl boyunca, Çin'in ahlaksal, toplumsal, siyasal yapısını biçimlendirdi. Çin İmparatorluğu'nun neredeyse tüm kurumları, gelenekleri, amaçları, özlemleri Konfüçyüs'ün erdemli birey, erdemli toplum anlayışına dayanıyordu. 20. yüzyılın ilk yıllarına kadar Çin'de eğitim, hemen hemen tümüyle, Konfüçyüs'ün ilkelerine göre biçimlendirilmişti. 1313'ten 1905'e kadar sürdürülen devlet görevliliği sınavları Konfüçyüs'ün “Dört Kitap” diye bilinen yapıtlarını okumayı gerektiriyordu.
20. yüzyıl ortalarında Çin'de Konfüçyüsçülük neredeyse tümden yadsınmıştır. Çin, Batı dünyası karşısında kendisini değerlendirmeye giriştiğinde, Konfüçyüsçülüğün katılığına, geçmişten devşirme ülkülerine, sıradüzen ile tören saplantısına yönelik eski eleştiriler yeniden gündeme geldi.
1960 Kültür Devrimi*'nin, Halk Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında ortaya çıkan Konfüçyüs karşıtı eleştirileri pekiştirmesine karşın, Konfüçyüsçülüğü ortadan kaldırmayı hedefleyen yenilikler de Konfüçyüsçülük çizgisine, biçemine uydu. Komünizmin, işçi sınıfına yaraşır tutumlara göre kişiliği yeniden biçimlendirmeyi amaçlamasının, Konfüçyüsçü kendini yetiştirme öğüdüne pek benzediği; önder Mao'nun sözlerine gösterilen büyük saygının, eskiden Konfüçyüs'e gösterilen saygıyla türdeş olduğu sık sık dile getirildi.
--------------------------------------------------------------------------------
SEÇMELER
" İyi yaşamayı sonraya bırakan; yolunda ırmağa raslayıpda akıp geçmesini bekleyen adama benzer. Irmak hiç durmadan akıp gidecektir."
"Halkı kanunlarla yönetip cezalarla düzeni sağlarsanız, onlarda cezalardan kaçınacaklardır; ama bu arada ar duyguları da kaybolacaktır. Fakat onları kendi güzel ahlakınızla yönetip düzeni de vazifelere bağlılığınızla sağlarsanız, ar duyguları onları terk etmeyecek ve bu ölçüye göre yaşayacaklardır."
"Onbeş yaşımda zihnimi vicdanıma bağladım. Otuzumda dimdik durdum. Kırkımda şüphelerimden kurtuldum. Elli yaşımda ilahi kanunları anladım. Altmışımda uysal bir kulağım oldu. Şimdi yetmişimde, doğruluğu elden bırakmadan kalbimin tutkularının peşinden gidebilirim."
"Erdemsiz bir insan mahrumiyete fazla tahammül edemez; nasıl ki mutluluk içindeyken bile rahat edemezse. Fakat erdemli insanın barındığı yer yine erdemin içindedir, akıl sahipleri hep bunu arar."
"Doğa eğitimin önüne geçerse, bir dağ adamı yetiştirmiş olursunuz. Eğer eğitim doğanın önüne geçerse, katip yetiştirmiş olursunuz. Doğa ve eğitim doğru oranla harmanlanabilirse ancak o zaman üstün özellikleri olan insanlar yetiştirebilirsiniz."
"Derin olan kuyu değil, kısa olan iptir."
" Düşünmeden öğrenmek faydasızdır. Öğrenmeden düşünmekse tehlikeli..."
"Karanlığa söveceğine kalk bir mum yak."
"Allah’ım, senden başka hiçbir şeyi olmayan ben senden başka her şeyi olanlara acırım."
"Bildiğini bilenin arkasından gidiniz. Bildiğini bilmeyeni uyandırınız. Bilmediğini bilene öğretiniz. Bilmediğini bilmeyenden kaçınız."
"Kamil insan; kişisel olarak ciddi, büyüklere hizmet ederken saygıyı elden bırakmayan, halka karşı çok nazik olan ve onları yönetirken de adaletli davranan kişidir."
"Erdemli kişi, ne kadar zor olursa olsun, hizmeti öne koyar, ondan ne fayda temin edileceği ise daha sonra düşünülecek bir meseledir."
Yorum (0)
Yorum yaz!
15/1/2008 · Kategori: Bilim
Albert Einstein Hayatı
1879 yılında doğan Albert Einstein Almanya'daki okulların sıkı disiplininden ve Alman sisteminin militarist olmasından mutsuz olarak 16 yaşında İsviçre'ye gitti.
İnsanlık tarihinin en yaratıcımzekâlarından oduğu daha sağlığında kabul edilen Alman asıllı ABD’li fizikçi. 20. Yüzyılın başlarında geliştirdiği kuramlarıyla ilk kez kütle ile enerjinin eşdeğerliliğini kanıtlamış, ayrıca uzay, zaman ve kütleçekimi üzerine tümüyle yeni düşünme yolları önermiştir. Özellikle görelilik ve kütle çekimi kuramları, Newtondan sonra fizik alanında yeni bir çığır açmış, bilimsel ve felsefi araştırmaları baştan aşağı değiştirmiştir. 1921’de Nobel Fizik Ödülü’nü almıştır.
BİLİME KATKILARI
Einstein’ın 1905’te Annalen der Physic’te yayımladığı “ Über die von der molekularkinetinhen Theorie der Wärme geforderte Bewegung von in ruhenden Flüssigkeiten suspendierten Teilchen” ( Durağan bir sıvı içindeki asıltı parçacıklarının Moleküler kinetik kuramı çerçevesindeki hareketleri üzerine ) başlıklı makalesi Brown hareketi üzerineydi. 1827’de İskoçyalı Robert Brown, su içinde asılı haldeki çiçektozlarını mikroskop altında incelemiş ve sıvının durgun olmasına karşın çiçektozlarının sürekli ve rastgele biçimde devindiğini gözlemişti. 1879’da ise İngiliz kimyacı Sir William Ramsay, bu hareketlerin, sıvı moleküllerinin bombardımanından kaynaklandığını ileir sürmüştü. Einstein, istatistiksel yöntemle gerçekleştirdiği çalışmalarının soncunda Brown hareketi yapan bir parçacığın katedeceği uzaklığın, bu aradaki zamanın kareköküyle ters orantılı olduğunu belirledi ve birim hacimdeki sıvı moleküllerinin sayısının hesaplanabileceğini gösterdi.
Einstein’ın kuvantum fiziği alanındaki ilk önemli çalışması ise, fotoelektrik etkiyi incelediği ve 1905’te Annalen der Physic’te yayımladığı “ Über einen die Erzeugung und Verwandlung des Lichtes betreffenden heuristischen Gesichtspunkt” ( Işığın oluşumu ve dönüşümü üzerine bir görüş ) başlıklı makalesidir. Kara cisim aşınması üzerine çalışan Alman fizikçi Max Planck, enerjinin süreksiz olduğu varsayımını ortaya atmış, ve atomlar arasındaki enerji alışverişinin, ışımanın frekansıyla doğru orantılı olarak ve kuvantum adını verdiği enerji paketleri biçiminde gerçekleştiğini öne sürmüştü. Einstein ise ışığın dalga ve parçacık özelliğindeki ikili yapısını vurgulayarak, bu kesikli enerji alışverişinin, ışığın maddeyle etkileşime girdiği her durumda geçerli olduğunu savundu. Fotoelektrik olayında, üzerine ışık düşen bazı cisimlerin elektron salması olgusunu da, daha sonraları foton olarak adlandırılan bu ışık enerjisi kuvantumlarıyla açıkladı.
Einstein’ın gene 1905’te yayımladığı özel görelilik kuramına ilişkin “ Zur Elektrodynamik bewegter Körper” ( Hareketli Cisimlerin Elektrodinamiği) adlı makalesi, elektro magnetik olguları açıklayan Maxwell yasalarına yeni bir bakış açısı getiriyordu. 19. Yüzyılın sonlarında ışığın elektromagnetik bir dalga özelliği taşıdığı ve uzaydaki hızının da saniyede yaklaşık 300,000 km olduğu görüşü ağırlık kazanmıştı. Bu dalgaların boşlukta ilerleyebilmesini sağlayan ve madde dışındaki tüm boşluğu dolduran “esir” ya da “eter” adlı ağırlıksız esnek bir ortamın da var olduğu kabul ediliyordu. Ama, esirin varlığını kanıtlamak için yapılan tüm deneyler ve yeni varsayımlara dayalı olarak gerçekleştirilen tüm deneyler olumsuz sonuç veriyordu. Einstein, fizikte devrim yapan makalesinde iki nokta arasında yol alan ışığın hızının nasıl belirleneceği sorunundan yola çıktı. Bu amaca yönelik olarak postula niteliğinde iki temel ilke geliştirdi. Bunlardan birincisine göre, mekanik denklemlerin geçerli olduğu her başvuru sisteminde, elektrodinamik ve optik için de ayni yasalar geçerliydi. Öteki ilke ise, ışığın, kendisini yayan cismin hareketinden bağımsız olarak boşlukta her zaman aynı hızla yol aldığı niteliğindeydi. Bu ilkelerden de, birbirine göre hareket halinde olan iki gözlemcinin, hızları sabitse, iki ayrı yerde gerçekleşen iki olay arasındaki süreyi aynı biçimde değerlendiremeyecekleri sonucunu çıkardı. Gözlemcilerden biri, bu iki olayı aynı anda yani eş zamanlı olarak gördüğünde, ötekinin olayları belirli bir zaman aralığıyla gözlemesi gerekiyordu. Eşzamanların göreliliği denilen bu olgunun nedeni, olayların gerçekleştiğine ilişkin en hızlı belirti olan ışığın hızının, her iki gözlemci içinde aynı ve sonlu olmasıydı.
Einstein’ın gene 1905’te Annalen der Physic’de yayımlanan “Ist die Trägheit eines Körpers vonseinem Energieinhalt aphängig?” ( Bir Cismin Eylemsizliği Enerji İçeriğine Bağlı mıdır? ) başlıklı makalesi, özel görelilik kuramına düştüğü matematiksel bir dipnoy özelliği taşıyordu. Bu yazısında, bir cismin kütlesi ile enerjisinin eşdeğerli olduğunu ve bu enerjinin (E) cismin kütlesi (m) ile ışık hızını (c) karesinin çarpımına (E=m.c²) eşit olduğunu belirtiyordu. Buna göre bir cismin hızı arttıkça kütlesinin artmasının nedeni, o cismin kazandığı kinetik enerji idi. Her enerjinin bir kütlesi vardı ve kütle ya da madde bir enerji biçimiydi. Bu nedenle de kütle ve enerji, aynı şeyin iki değişik biçimde ortaya çıkışını simgeleyen eşdeğerli iki kavramdı.
Einstein’ın özel görelilik kuramı, deneyle ve gözlemle saptanmamış ve yalnızca amaca uygun olarak geliştirilen, mutlak uzay, mutlak zaman esir ve eşzamanlılık gibi kavramların fizikten çıkartılmasına yol açmıştı. Özel görelilik kuramıyla varılan uzunluk kısalması, saat yavaşlaması ve kütle artması gibi sonuçlar, önce sağ duyuya aykırı bulunduysasda, daha sonraki araştırmalar bu kuramın geçerliliğini kanıtladı.
Einstein 1907 ve 1911’de özgül ısılar üzerine gerçekleştirdiği çalışmalarla, bir kıtadaki tüm moleküllerin özdeş frekansla titreşim yaptığını ve bu titreşimlerin kuvantumlu olduğunu varsayarak, düşük sıcaklıklarda özgül ısının sıcaklıkla nasıl değiştiğini açıkladı. 1912’de ise, ışık indüklenen bir kimyasal tepkimede yer alan her molekülün, tepkimeye yol açan ışınımdan bir kuvantum soğurduğunu belirledi.
Einstein, çalışmalarının asıl ağırlığını, görelilik kuramını daha genel bir çerçeveye yerleştirme çabası üzerinde yoğunlaştırmıştı. Bu amaca yönelik olarak, gözlemcilerin birbirlerine göre sabit değil, değişen hızlarda yani ivmekli olarak hareket ettikleri durumda ortaya çıkan olayları araştırmaya girişti ve elde ettiği kuramsal bulguları 1916’da, Annalen der Physic’te “Die Gurundlagen der allgemeinen Relativitätstheorie” (Genel Görelilik Kuramının Temelleri) başlıklı makalesinde yayımladı. Bu kurama göre, uzaydaki herhangi bir noktada kütle çekimi ile hızlanma hareketinin etkileri eşdeğerdir ve birbirinden ayırt edilmez. Bu postula, kütle çekiminin bir kuvvet değil, uzay-zaman süreyinde, bir kütlenin etkisiyle oluşan eğrilmiş bir alan olduğunu öngörür. Bu nedenle, büyük kütlelerin yakınından geçen kuvantumlu ışık ışınlarının doğrultusunda bir sapma ortaya çıkar. Genel görelilik kuramı yalnız Newton’un fiziğinden değil eukleidesçi geometriden de kopuşu simgeliyordu ve dört boyutlu uzay-zaman yerine “eğri” bir uzay-zaman tanımı getiriyordu. Einstein’ın yeni denklemleriyle, Merkür gezegeninin günberi noktasında ortaya çıkan şaşırtıcı düzensizlikleri ve daha güçlü kütle çekimi alanlarında bulunan yıldızların, tayfın kırmızı ucuna daha yakın ışık yaymalarının nedenini açıklamak olanaklı duruma geldi.
Einstein, genel görelilik kuramını everenin bütününe uygulayarak sonlu ve sınırsız bir evren modeli kurdu ve bunun matematiksel yapısını geliştirdi. Ama 1929’da ABD astrononom Edwin Powell Hubbule, gerçekleştirdiği gözlemlerle, uzak gökadaların ışığının kırmızıya kaydığını, buradan kalkarak da bunların Yer’den uzaklaştığını ortaya koydu. Böylece, genişleyen evren modeli Einstein’ın durağan modelini geçersiz kıldı.
Einstein, yaşamının sonuna değin elektromagnetik alan ile kütle çekimi alanını bir tek denklemler kümesinde birleştirerek bir birleşik alan kuramı geliştirmeye çalıştıysada, bunda başarılı olamadı.
Einstein, gençlik yıllarında Avusturyalı fizikçi ve filozof Ernst Mach’ın etkisindee kalmıştır. Fiziğin matefizikten arındırılması gerektiğine, doğanın anlaşılabilir olduğuna, rastlantısal olguların daha derin ve kapsayıcı kurumlar çerçevesinde belirlenimci (determinist) yorumlarla açıklanabileceğine inanıyordu. 1925’e değin kuvantum mekaniğinin en yaratıcı sonuçlarını ortaya çıkaran kendisi olduğu halde, özellikle Heisenberg’in belirsizlik ilkesini öne sürmesinden sonra bu alandaki gelişmelere karşıt bir tutum içine girdi. Schrödinger’in dalga denkleminin neyi temsil ettiği üzerine Bohr, Heisenberg, Born gibi bilginlerle yaptığı tartışmalar bir uzlaşmayla sonuçlanmadı ve Einstein yeni akımın dışında yalnız kalarak kendi çalışmalarını yürüttü. Bu tartışmalarından birinde şöyle yazmıştı: “ Bilimden beklediklerimiz açısından birbirimize karşıt kutuplarda toplandık. Siz (Bohr), zar atan bir tanrıya, bense gerçek nesneler olarak var olan şeyler dünyasındaki yetkin yasalara inanıyorum”…
Einstein’ın 1905’te Annalen der Physic’te yayınladığı beş makalesinin dışındaki başlıca yapıtları, gene ayni dergide yayımlanan “Zur Theorie der Brownischen Bewegung” (1906; Brown Hareketi Kuramı Üzerine),”Zur Theorie der Lichterzeugung und Lichtabsorption” (1906; Işık Salımı ve Soğurumu Kuramı Üzerine), “Plancksche Theorie der Strahlung und die Theorie der spezifischen Wärme” (1907; Işınımın Planck Kuramı ve Özgül Isı Kuramı),”Grundlagen der allgemeinen Relativitätstheorie” (1916;Genel Görelilik Kuramının Temelleri) ile Zeitschrift für Mathematik und Pyhysic’te (Matematik ve Fizik Kuramı) yayımlanan “Entwurf einer verallegemeinerten Relativitätstheorie und einer Theorie der Gravitation” (1913; Bir Kütle Çekimi Kuramı ve Genelleştirilmiş Görelilik Kuramına Bir Gönderme ),Hysikalische Zeitscerift’te “Quantentheorie der Strahlung” (1917; Işınımın Kuantum Kuramı), Sitzungsberichte der Preussischen Akademie der Wissenschaften’de (Prusya Bilimler Akademisi Oturum Tutanakları), “Quantentheorie des einatomigel idealen Gases” tir. ( 1924; Tek Atomlu İdeal Gazların Kuvantum Kuramı ). Ayrıca relativity, the Special and the General Theory : A Popular Exposition ( 1920; İzafiyet Teorisi, 1976) ve L. Infield ile birlikte The Evolution of Physics ( 1938; Fiziğin Evrimi, 1972) adlı yaptlarını yayımlamıştır.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (2)
Yorum yaz!
9/1/2008 ·
XIX. yüzyılın son çeyreğinde Morse telgrafı standart araçları, kuralları ve uzmanlarıyla tam örgütlenmiş bir kamu hizmeti durumuna gelmişti. Ve sayısız araştırmacılar daha da geliştirmek için harıl harıl çalışmaktaydılar. Çabaları özellikle iki yön izlemekteydi: En kısa zamanda masrafları karşılayacak azami hızı ulaşımda sağlamak; bir de Morse alfabesini bir yana bırakıp mesajları normal yazıyla alabilmek…
Birincisini duplex (çift taraflı haberleşme) tekniğiyle yani her iki yönden birden mesaj göndermek yoluyla sağladılar. Bu güzel icat iki kişinin eseri oldu: Wheatstone (1852) ve Amerikalı Stearns (1868). Ünlü Thomas Edison da bunu 1871′de guadruplex sistem haline soktu.
İkinci sorun için ilk çözüm bulan İngiliz Davit Hughes (1831-1900) oldu.1855′te alfabenin harflerine karşılık olan bir klavye teklif etti. Ama yine de en köklü çözüm yolunu basit bir telgraf teknisyeni olan Fransız Emile Baudot (1845-1903) gösterdi. 1874′te karma bir yol Hughes ile şirketinin kullandığı Morse makinelerinin birleştirilmesini teklif etti. Ve bunu gerçekleştirmeyi başardı. Böylece yazılı bir telgraf meydana getirmekle kalmadı, birkaç mesajı (5-6 taneyi) birden gönderme imkânını da sağlamış oldu.
Açıkgöz bir adam olan Baudot, icadının beratını almaya ve makinesini P.T.T.’ye kabul ettirmeyi başardı. Bunun kendisine paraca bir tatmin sağladığı söylenemezse de adının Morse’unki gibi gelecek kuşaklara bir cins isim olarak kaldığını görmek kıvancına erişti.
Telefon Baudot’nun ilk denenmesi sırasında icat edildi.
Bu icadın da uzun bir geçmişi olmuştur. İlkini, sicimi: telefonu (Hooke) bir yana bırakalım; 1782′de sesleri 800 m. uzağa götürmeyi deneyen Papaz Dom Gauthey’i de anıp geçtikten sonra, bu alanda ciddi ilk çalışmayı yapmış olan Amerikalı Charles Page’a (1812-1873) gelelim. Page yumuşak demir parçacıklarını hızla mıknatıslamak ve mıknatıslığını gidermek yoluyla sesleri almayı başarmıştı. Meslektaşı Cenevreli fizikçi Auguste de la Rive (1801-1873) bunu geliştirdi ve işi, telefonun gerçek ön-icatçısı olarak sayacağımız Alman fizikçi Philipp Reiss (1801-1873) ele aldı .
Reiss makinesi sesin titrediği bir zardı ve bu titremeler elektrik devresini kapatmaktaydı.
Reiss, uluslararası üne sahip bir bilgin değildi. Öyle ki, çalışmaları kendini aynı çalışmalara vermiş olan Amerikalı profesörün kulağına rastlantıyla çalındı. Bu bir diksiyon profesörünün oğlu olup 3 Mart 1847′de Edinburg’da doğan Graham Bell idi. Kendisi de babası gibi fonetikle konuşma mekanizması ve sağır dilsizlerle ilgilenmişti. Bu alandaki incelemeleri sırasında Holmholtz’un “İşitme Duyusu Açısından Müziğin Fizyolojik Teorisi” (1863) adlı eserinden, elektromıknatısın etkilediği bir diyapazon aracılığıyla nasıl sesler elde edilebileceği hakkında fikir edinmiş ve elektrik konusunda incelemeler yapmaya başlamıştı.
1872′de A.B.D.’ye göç eden ve Boston Üniversitesine ses fizyolojisi profesörü olarak atanan Bell, sağırlarla ilgili projelerini bir yana atmış değildi; hatta bir sağır kadınla evlenmişti. O kadar ki, 1875′te bir telgraf maniplesi aracılığıyla bir diyapazonu onlar için titreştirmişti. Günün birinde diyapazonun yerine mıknatıslı maden parçaları kullandı ve bunlardan birinin kuru bir ses çıkararak elektromıknatısa gidip yapıştığını gözlemledi. Ani bir esinlemeyle irkildi. Maden parçacıklarının yerine bir zar yerleştirdi ve zarı titreşimlerine göre direnci değişen bir elektrik devresine bağladı. Sonra telin öbür ucunda çalışmakta olan asistanına seslendi: “Bay Watson, gelin! size ihtiyacım var.” Watson şaşkın ve ürkek bir tavırla koşup geldi: Patronunun sesini telefondan duymuştu.
Bu olay 10 Mart 1876′da olmuştu. O zamanlar ilim adamları bu icadı Amerika’nın en olağanüstü buluşu olarak nitelemekteydiler, ama o haliyle çok olduğu da bir gerçekti. Bir elektrik jeneratörüyle çalışmıyordu. Elektrik akımını yaratan, vericideki manyetik alanın değişimleriydi ve bu telden geçerek alıcıdaki elektromıknatısı harekete getiriyordu. Bu durumda 10-12 metreyi aşamazdı. Aygıtı ilk geliştiren Edison oldu (1876). Vericiye bir pil bağlayarak gücünü artırdı. 1878′ de Hugnes mikrofon’u icat etti ve böylece zarların titreşimleri sonucu elde edilen sesleri büyük oranda yükseltmek mümkün oldu.
Böylesine olağanüstü bir buluş, sözgelişi, New York’ta iken Boston’daki arkadaşının sesini duymak görülmemiş bir heyecan yarattı; olaylara, kıskançlıklara, kinlere ve davalara konu oldu. ilk davayı açan Amerikalı değerli teknisyen Elisha Gray (1835-1901) idi. içine kapanık bir araştırmacı olan Gray telefonu Graham Bell’le aynı zamanda bulmuş, ama ne yazık ki beratını ondan iki saat sonra istemişti. Bu 120 dakikalık gecikme mahkemelerin, haklarını reddetmesi için yetti. Graham Bell’in, icadını telgraf şirketi Western Union’a teklif edip (1877) reddedilmesinden sonra kurulan Bell Telephone Şirketi aleyhine; sözde başka mucitler, geliştiriciler ve rakipler tarafından bir yığın davalar açılmaya başlanmış, bir yandan da berat meseleleri çevresinde tatsız didişmeler ve açgözlü çekişmeler almış yürümüştü.
Bütün davalar art arda gerçek mucidin lehine sona ermekteydi. Telefon da bir yandan durmadan yayılmakta, teller şehirlerden şehirlere uzanmaktaydı. 1880 yılında Amerika’nın 35 eyaleti telefon santralına kavuşmuş ve 70.000 abone kaydetmişti. Bell 4 Ağustos 1922′de Halifax’da öldüğünde A.B.D. ve Kanada’daki 17 milyon abonelik şebekede ulaşım bir dakika durduruldu.
1876′da telefonun icadı bunca hayranlık dolu bir şaşkınlık yarattıktan sonra fonografın etkisi ne oldu, bir gözünüzün önüne getirin. Oysa bu konu da ani olarak patlak vermemiş, çalışmalar az çok kulaktan kulağa duyulmuştu. Bilim adamları uzunca bir süreden beri uğraşmaktaydılar; hatta 1857′de yarı yola varmışlardı bile. O yıl mütevazı bir basın musahhihi olan Fransız Edouard-Leon Scott (1817-1879), gerçek bir kaydedici fonograf imal etti. Bu, altında bir silindirin döndüğü madeni bir sivri uç ve buna bağlı bir zardan oluşmuştu. Bu zarın önünde konuşulunca ya da şarkı söylenince sesler sivri madeni uç aracılığıyla silindirin üzerinde titreşimli izlet bırakıyordu.
Bu kaydetmenin tersinin olabileceği yani sivri ucu bu izlerden bir daha geçirmek yoluyla söz ya da müziği yeniden meydana getirmek bambaşka bir alandı elbet. Ve kolay kolay kimsenin aklına gelecek şey de değildi. Bunu ilk düşünen Charles Cros (1842-1888) adında bir Fransız oldu. Cros şair, mizahçı, hem de bilim adamıydı. Bir yandan şiirler yazıyor, bir yandan da teorik olarak renkli fotoğraf, gezegenlerarası ulaşım ve fonograf tasarlıyordu. Tasarıları gerçekleşti ve 1877′de Bilimler Akademisine, “paleophone” adını verdiği gerçekte bir fonograf olan bir aletin planını sundu.
Edison’un bu çalışmadan haberi oldu mu? Yoksa yalnızca bir rastlantı sonucu olarak mı bilmiyoruz; tıpatıp aynı ilkelere dayanan makinesi için berat istedi. Edison’u bu makinenin önünde çocukça bir şarkı olan “Mary had a little lamb -Mary’nin minik bir kuzusu var” şarkısını söylerken görenler, makinenin az sonra hımhım bir sesle bunu tekrarladığını duydular.
1878′in fonografı bir oyuncaktı, ama inanılmaz bir gelişme gösterdi ve günümüzün elektrofon ve mikrosiyon plaklarına bir yığın yeni buluş ve icatlara yol açtı…
Teknik Bilgi
Telefon nasıl çalışır: Bir elektrik devresi üzerinden bir telefon konuşmasının yapılması sırasında meydana gelen olaylar şöylece sıralanabilir:
1. Ses enerjisi mekanik enerjiye dönüşür.
2. Mekanik enerji elektrik enerjisine dönüşür.
3. Elektrik enerjisi nakledilir.
4. Karşı tarafta elektrik enerjisi manyetik enerjiye dönüşür.
5. Manyetik enerji mekanik enerjiye dönüşür.
6. Mekanik enerji ses enerjisine dönüşür.
Elektrik titreşimlerinin iletkenlerdeki yayılma hızı esas titreşimlerinin havadaki yayılma hızından birkaç yüz bin kere daha fazla olduğundan (200-300 bin km/sn mertebesinde) telefon ile konuşanlar, aradaki uzaklığa rağmen, karşı karşıya bulunuyorlarmış hissine sahiptirler. Telefon sistemi üç ana görev yapar. İki abone arasında konuşma irtibatını sağlar ve aboneler arasında çağırma, meşgul çevirme, ses sinyalleri üretir. Otomatik olmayan manyetolu telefonlarda bu işlemler elle yapılır.
Bir telefon aletinde bulunan belli başlı parçalar şunlardır:
1. Ses alıcı (mikrofon),
2. Mikrofon akım kaynağı,
3. Ses verici (kulaklık),
4. Çağırma ve çağrılma düzenleri,
5. Devre açıp kapayıcılar, anahtarlar,
6. Çağırma kadranı.
Manuel ve otomatik santrallara bağlı telefon aletleri birbirinden farklıdır. Her birinde yukarıdaki parçaların bazıları bulunur. Telefonun ahizesi sesi elektrik enerjisine ve elektrik enerjisini de sese çevirir. Otomatik telefon cihazında ahize kaldırıldığında devreyi açan bir anahtar ve ön tarafta numaratörü mevcuttur. Telefon ahizesi kaldırılınca telefonla santral arasında elektrik devresi kurulur. Ahizeden ton sesi duyulur. Numaratörden, mesela 6 rakamı çevrilince elektrik devresi altı defa açılıp kapanmış olur. Elektrik devresindeki açılıp kapanmalar sinyal olarak santralda devreler vasıtasıyla sayılır.
Muhaberenin konuşma şeklinde olması şart değildir. Lokal santrallara konulan bilgisayarlar gönderilen sinyal cinsine göre seçim yaparak dağıtımı analog telefon, sayısal telefon, faksimile, teleks, televizyon bilgi işlem şekillerinde terminallere ulaştırır. Böylece telefon konuşmaları yanında televizyon, faksimil resim ve yazı, teleks, bilgisayar işlemleri de çok süratli ve kaliteli olarak yürütülür.
Muhabere hatları: Muhabere (haberleşme) imkanları çok çeşitlidir. Bunlar:
1. İki telli analog radyo sinyal hattı (1 konuşma).
2. Anolog radyo röle link hattı (30 konuşma).
3. Sayısal radyo röle link hattı (1920 konuşma).
4. Çok kollu koaksiyel kablo hattı (7680 konuşma).
5. Fiberoptik kablo hattı (10.000 konuşma ve üstü).
6. Muhabere uydular hattı (20.000 konuşma).
İki telli konuşma devreleri uzak mesafelerde kayıplar çok arttığı ve kanal sayısı sınırlı olduğu için şehir içi dağıtım sistemi dışında kullanılmaz. Muhabere sistemleri radyo yayınlarından istifadeyle kapasite ve kalite yönünden çok gelişmiştir. Telefon konuşmaları hem doğrudan analog sinyal olarak hem de bu analog sinyalin sayısal sinyal haline çevrilmesinden sonra yayınlanarak yapılabilmektedir. Analog sinyal de yankı problemi ve sinyal gürültü seviyesi yüksek olduğu için terk edilmiş sayısal sinyal sistemine geçilmiştir.
Sayısal sinyal sistemlerinde, analog sinyal dilimlere bölünerek düzgün palslara ayrılır. Bu palslar daha sonra kodlanarak verici anteninden ‘0′, ‘1′ sayısal yayın olarak gönderilir. Kodlanma işlemi her konuşma için ayrı ayrı yapılabildiği için bir antenden aynı anda binlerce sayıda konuşma palslar halinde yayınlanabilir. Alıcı telefon, istasyondan alınan bu binlerce yayın tekrar kod çözücüde çözümlenerek, odyo sinyal haline çevrilerek santral mantık devresinden geçerek abonelere ulaşır. Kodlanmış palslar antenden yayınlanabildiği gibi koaksiyel kablolardan da gönderilebilir. Koaksiyel kablolarda kayıplar çok azalır. Koaksiyel kablo yerine bundan daha süratli yüksek kapasiteli ve kayıp oranı çok düşük optik fiber kablolar da kullanılabilir. Optik fiber sisteminde kodlanmış sayısal sinyaller optik sinyallere çevrilerek gönderilir. Karşı santralde optik sinyaller önce elektronik sinyallere daha sonra da odyo analog sinyale çevrilerek lokal santral mantık devresinden abonelere ulaştırılır.
İki telli muhabere sisteminde aynı anda bir konuşma yapılır. Halbuki pals kod modüleli sayısal radyo link muhabere sisteminde 30 kanal mevcuttur. Koaks kablolu sayısal radyo link muhabere sistemiyse en az saniyede 30 megabit bilgi gönderme kapasitesine sahip olup, 1920 kanallıdır. 1985 senesinde F. Almanya’da hizmete girmiş olan böyle bir sistem saniyede 565 mbit kapasiteye; bir başka ifadeyle aynı anda 7680 konuşma veya bilgi aktarmaya müsaittir. Fiberoptik sistemler 140 mbit/saniye ve daha yukarı kapasitede görev yapmaktadır. Fiberoptik muhabere sistemi kapasite yüksekliği, montaj kolaylığı, bakım istememesi, yüksek kaliteli bilgi göndermesiyle mevcut sistemlerin en mükemmelidir.
Özet olarak telefon santrallerinin isimleri şunlardır: Elektromekanik telefon santralı, elektronik telefon santralı, otomatik telefon santralı, şehirlerarası telefon santralı, transit telefon santralı, yarı elektronik telefon santralı, yarı otomatik telefon santralı, mahalli (yerel) telefon santralı olmak üzere çeşitleri vardır (1994).
Telefonun tatbikatta sağladığı en büyük fayda muhaberenin süratli bir şekilde yapılmasıdır. Fiberoptik, koaksiyel kablo ve elektromanyetik yollarla uydulardan yansıtılarak yapılan telefon görüşmeleri dünyanın her köşesini birbirine bağlamıştır. Telefon sistemlerinin kanal kapasiteleri her geçen gün artmaktadır. Kanal sayısında artışlar telefonu daha da pratik bir hale sokmaktadır. Telekomünikasyon arasındaki önemli gelişmelerden biri de, telsiz telefonun ortaya çıkmasıdır. Kısa dalga radyo alıcı-vericilerin normal telefon sistemine bağlamasıyla hareket halinde telefonla konuşma imkanı ortaya çıkmıştır. Bu sistemle bölgeler arası kesintisiz bağlantı olduğu gibi, çok uzun menzilli yolculuklar yapan bile istediği yeri anında arayabilir.
Yorum (1)
Yorum yaz!
11/12/2007 ·
İhtişamlı bir devre haşmetli eserlerle mühür basan Mimar Sinan'ın ustalığı, kalfalık dönemi eseri olan Süleymaniye Camisi'nde uyguladığı mimari inceliklerle de hayranlık yaratıyor.
Süleymaniye Camii'nin az bilinen mimari inceliklerine ilişkin bilgi veren cami imamı Mehmet Sevinç, Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1550 yılında Mimar Sinan'a yaptırılan caminin külliyesi ile birlikte 1557 yılında tamamlandığını ve mimarisinde sergilenen ihtişamın Osmanlı İmparatorluğu'nun yükseliş dönemindeki ihtişamla örtüştüğünü belirtti.
Mimar Sinan'ın, camide verilen vaazın duyulması için akustik sistemi üzerinde çalıştığını, sesin bir noktadan çıkarak caminin her köşesine eşit şekilde dağılması için çaba gösterdiğini anlatan Sevinç, usta mimarın, bu amaçla Anadolu'da kullanılan turşu küplerinden içi boş 65 tanesini ağızları aşağıya bakar vaziyette ana kubbenin etrafındaki duvarlara yerleştirdiğini ve küplerin aralarını da yumurtanın akıyla sıvadığını söyledi.
Sevinç, bir rivayete göre Mimar Sinan'ın, akustiğin temini için camide nargile içtiğini, durum Kanuni Sultan Süleyman'a şikayet edilince padişahın hışımla gelip baktığını ve Mimar Sinan'a bunun sebebini sorduğunu, Sinan'ın da ''Sultanım bakınız bunun içerisinde tömbeki yoktur, sadece su vardır. Bu, çektiğim zaman fokurdayan suyun sesinin kubbeye nasıl ulaştığı ve caminin her noktasına eşit vaziyette nasıl dağıldığını temin için yaptığım bir çalışmadır'' diyerek çalışmasıyla ilgili bilgi verdiğini anlattı
İS ODASININ SIRRI
Camii'nin diğer bir özelliğinin de Mimar Sinan'ın ilk olarak buraya is odası yapması olduğunu kaydeden Sevinç, yapıldığı dönemde elektrik olmadığı için camiinin 275 adet kandil ve bunlara ek olarak mihrabın 2 yanına yerleştirilen dev mumlar ile aydınlatıldığını söyledi.
Mimar Sinan'ın yanan mumlardan çıkan isin camiiye zarar vermemesi için orta kapının üstünde bir oda tasarladığını anlatan Sevinç, kandillerden çıkan isin meydana gelen akımla mihrabın aksi yönüne hareket ederek kapının üstünde dışarıya açılan 4 adet küçük pencereden is odasına çekildiğini ifade etti. Sinan'ın, hava akımının is odası yönüne doğru olmasını sağlamak için camiiyi is odası merkezli yaptığını anlatan Sevinç, bu odada biriken isle de mürekkep elde edildiğini kaydederek, ''Bu mürekkeple de o günün siyasi, idari, dini bütün fermanları yazılıyor. Sebebi ise bütün bu el yazması eserler gibi önemli belgelerde bu mürekkep kullanıldığı zaman herhangi bir akıcı maddenin dökülmesiyle yazılar kaybolmuyor. Kaybolması için illa ki o kağıdın tahrip olması gerekiyor'' dedi.
Bunlara ek olarak is odasından camiinin içine açılan 2 adet menfez bulunduğunu kaydeden Sevinç, bu menfezlerden bakıldığında birinden sadece camii içindeki ''Allah'' levhasının, diğerinden de ''Muhammed'' yazılı levhanın görüldüğünü belirtti. Bu durumun da yine ince bir hesapla ayarlandığı ifade eden Sevinç, ''Ecdadımız her şeyi gelişigüzel değil, ince hesaplara dayalı olarak yapmış. Çoğu zaman biz bunları incelemekten değil, seyretmekten bile aciz kalıyoruz'' diye konuştu.
KUBBEYİ TAŞIYAN FİL AYAKLARI
Süleymaniye Camii'nin 53 metre yüksekliğinde, 26,5 metre çapındaki merkezi kubbesini taşıyan fil ayaklarından 2'sinin Mısır veya şu anda Lübnan sınırları içinde kalan Baalbek'ten, 2'sinin ise Afyonkarahisar'ın İscehisar ilçesinden getirildiğinin rivayet edildiğini söyleyen Sevinç, Osmanlı döneminde bu fil ayaklarında kürsülerin olduğunu, ilim adamlarının buradan halka tefsir, İslam hukuku, hadis ve tasavvuf dersleri verdikleri anlattı.
Dev boyutlardaki yapının temizliği için günümüzde de camiinin çeşitli yerlerine konulan siyah deve kuşu yumurtaları olduğu belirten Sevinç, camiide çeşitli yerlere koyulan yaklaşık 60 adet deve kuşu yumurtası olduğunu, bu yumurtaların asılı olduğu yerde en üst noktalarda bile örümcek ağı olmadığını, günümüzde de kullanılan deve kuşu yumurtalarının belli aralıklarla Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yenileriyle değiştirildiğini kaydetti.
Sevinç, Süleymaniye Camii'nde görev yapmanın kendisi taşıdığı anlam sorulduğunda da ''Muhteşem bir devletin, muhteşem bir milletin, müstesna bir ümmetin ecdadının yaptırmış olduğu böyle bir camide görev yapmak bizim için hazzı, huzuru ifadesi mümkün olmayan bir mutluluktur. Tek dileğim ve duam şudur; Allah bulunduğumuz yerlere bizi layık etsin. Önemli olan bu'' dedi.
Sanat tarihi uzmanı Prof. Dr. Doğan Kuban, Süleymaniye Camii'nin Osmanlı'nın en büyük padişahı Kanuni Sultan Süleyman'ın yaptırdığı 2 büyük camiden biri olduğunu anımsatarak, ''Süleymaniye Camii, İstanbul'un da simgesel olarak en önemli yapısı.
Bir kere çok büyük boyutlu. Etrafında koca bir külliye var. İstanbul'un bütün sosyal işleri ile ilgili binaları barındıran bir külliye. Tasarım olarak da çok güzel bir yapı. Bütün İstanbul silüetini hala etkileyen bir tasarımı var'' dedi. Mimar Sinan'ın burada bir is odası yaptığını ve orada isi topladığını söyleyen Kuban, camiinin mimari planında özel açılar bulunduğunun iddia edilmesi ile ilgili olarak, ''O zaman yapıların statik hesapları diye birşey yoktu. Özel açılar varsa bu da Sinan'ın kendisine seçmiş olduğu oranlar olabilir. Ancak bunu bilmiyoruz'' diye konuştu.
CAMİİNİN DİĞER ÖZELLİKLERİ
Camii'nin mimarisindeki bir diğer özellik de avlunun hemen solunda daha küçük boyutta olan ''Cevahir Minaresi''. Evliya Çelebi'den rivayetle camiinin yapımının uzaması karşısında mali açıdan sıkıntı çekildiğini düşünen İran Şahı Tahmasb Han, Kanuni Sultan Süleyman'a inşaatın devamı için elmas ve değerli taşlar gönderdi. Kanunu Sultan Süleyman ise kendisini öfkelendiren bu hediyelere cevaben, camiinin her taşının bu taşlardan çok daha değerli olduğunu söyleyerek taşları mimarbaşına verdi.
Mimarbaşı Sinan da bu taşları, inşa ettiği camii minaresinin taşlarının içine yerleştirdi. Bu minare, bu değerli taşları içinde barındırdığı için ''Cevahir Minaresi'' diye biliniyor. Mimar Sinan'ın ana kubbesinde ''Allah, göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun misali, içinde çerağ bulunan bir kandil gibidir; çerağ bir sırça içerisindedir; sırça, sanki incimsi bir yıldızdır ki, doğuya da, batıya da ait olmayan kutlu bir zeytin ağacından yakılır; (bu öyle bir ağaç ki) neredeyse ateş ona dokunmasa da yağı ışık verir.
(Bu) Nur üstüne nurdur. Allah, kimi dilerse onu kendi nuruna yöneltir. Allah insanlar için örnekler verir. Allah, her şeyi bilendir'' mealindeki Nur Suresi'nin yer aldığı camide, bazı ayetlerin anlamları ile bağdaşan yerlere yerleştirildiği söyleniyor.
Süleymaniye Cami içindeki ölçülerin de ebcet hesabına göre hesapladığı ifade ediliyor. Camii içindeki mesafeler ölçüldüğünde, bütün mesafelerin ebcet hesabı ile ''Allah'' isminin katları olduğu, minare yüksekliği, kubbe çapı gibi bazı uzunluk ve açılar birbirine orantılandığında ''Pi'' sayısı ya da dünya ekseninin eğim açısı olan 23 gibi rakamları verdiği söyleniyor.
kaynak : www.netpano.com
Yorum (0)
Yorum yaz!
« Önceki :: Sonraki »