08 02 2007

Harezmi Türkçesi

Harezmi Türkçesi üzerine bir söyleşiyi sizinle paylaşmak istedim.

Sunan: Prof. Dr. Erol Mutlu
Konuşmacılar: Prof. Dr. Mustafa Canpolat ve Doç. Dr. Aysu Ata


Mutlu: Türkiye’den merhaba diyoruz ve sevgilerimizi gönderiyoruz. Türk kültür ve dilinin kaynaklarını ve kökenlerini yani dününü ve bugününü incelediğimiz bu programın bu bölümünde Harezm Türkçe’sini ele alacağız. Konuklarımızı tanıtmak istiyorum size. Prof. Dr. Mustafa Canpolat Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Eski Türk Dili Ana Bilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Aysu Ata yine Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Eski Türk Dili Ana Bilim Dalı öğretim üyesi. Değerli konuklarımıza hoş geldiniz diyorum sizin adınıza ve sohbetimize Mustafa Canpolat hocamızın açılışıyla başlıyoruz buyurun efendim. Harezm Türkçesi dedik amma bu Harezm pek Türkçe gibi değil sanki.

Canpolat: Bir yer adından geldiği için, Arapça bir kelimeden geldiği için biraz yabancı bir kelime gibi geliyor. Gerçekte Harezm Türkçesi Türkçe’nin belli bir dönemini özellikle 12. yüzyıl ile 14. yüzyıl arasında çok değerli bir takım dil anıtları bırakan bir dönemini içerisine alıyor. Şöyle bir Türkçe’nin dönemlerini ele alacak olursak, tarih öncesi dönemleri bir yana bırakırsak, Kök Türkçe dönemi var ve elimizdeki ilk eserler, anıtlar daha doğrusu, tarihi belli olanlar 8.yüzyıldan kalma. Daha sonra Uygurca dönemine geçiliyor. O da Eski Türk dönemi içersinde inceleniyor ve küçük bir takım farklarla ve özellikle dinsel farklarla ortaya çıkıyor Uygurca dönemi bundan sonra Türklerin İslamiyet’i kabul etmesiyle ortaya çıkan yeni dönemler başlıyor ve Karahanlı Türkçesi başta gördüğümüz ilk İslami eserleri veriyor. Bu dönemden elimizde çok önemli eserler var. Divan-ı Lügati’t-Türk gibi bir geniş sözlük var. Gerçekten 8000 Türkçe kelimeyi içeren geniş bir sözlük var elimizde. Kutadgu Bilig gibi çok mükemmel, mesnevi şeklinde yazılmış bir siyaset-name kitabı var. Bunun yanında yine irili ufaklı Kuran çevirileri var. Ve Karahanlı döneminden kalan Atabet-ül Hakayık gibi Uygurca ve Arap yazısıyla yazılmış çeşitli nüshaları bulunan eser de var. Bu dönemden sonra bir Harezm Türkçesi dediğimiz dönem geliyor. Harezm Türkçesi gerçekte Türkçe’nin belli bir çizgide gelirken eski Türkçe çizgisi üzerinde gelirken yerli halkın ve çeşitli halkların dillerinin etkilerinin ortaya çıktığı ve yazı diline geçtiği yazı dilinde yavaş yavaş eski Türkçe’den birtakım o arada ortaya çıkan lehçelere doğru kaymaların bulunduğu bir dönem. Ki bu döneme bakacak olursak içersine Oğuz özellikleri giriyor, Kıpçak özellikleri giriyor yine Kangolı Türkçesi denilen bir Türk boyunun adı özelikleri giriyor ama eski Türkçe yazı dili geleneği devam ediyor.

Mutlu: Farklı sentezden söz edemeyiz bu durumda öyle mi?

Canpolat: Farklı bir sentezden söz edebiliriz şu şekilde ki bütün bu farklı dillerin aynı pota içerisinde erimesi ve yeni bir biçimin ortaya çıkması ile karşı karşıyayız. Daha sonra da aynı dönem içerisinde Oğuz Türkçesi, Eski Türkiye Türkçesi ya da Eski Anadolu Türkçesi dediğimiz Türkçe gelişmeye başlıyor. Yine bu dönemin üzerine kurulan Çağatayca daha çok Özbek özellikleriyle ortaya çıkıyor . Ve bir de Kıpçak Türkçesi gerek güneyde yani Memluk sahasında gerek kuzeyde Altınordu sahasında yazı dili haline geliyor. Tabii bu yazı dilleri içerisinde Harezm Türkçesinin özellikle kendisinden sonra gelen Çağatayca’ya da kaynaklık etmesi bakımından ki Çağatayca içerisinde de birtakım yine çeşitli lehçelerden gelen özellikler karışmıştır. Ama buradaki durum biraz daha farklı olarak ortaya çıkar.

Mutlu: Yani şöyle diyebilir miyiz? Farklı lehçelerin sanki bir araya gelip yakınlaşması bir birlik oluşturması gibi bir şey. Bunu oluşturan tarihi nedenler nedir islamın kabul edilmesinin yanı sıra ?

Canpolat: Harezm bölgesinin özelliğinden geliyor daha çok. Harezm bölgesi Amu Derya’nın yani Ceyhun ırmağının çevresinde bulunan bir bölge ve bu bölge çok verimli bir bölge çünkü ırmağın deltaları var ve orada bir takım su kanalları yapılmış, tarıma çok elverişli, çok önemli bir ticaret merkezi Hindistan’a kadar açılan geniş yolların birleştiği bir noktada. Bu bakımdan da büyük bir ticaret merkezi ve ayrıca burası savaşa karşı rahatça savunulacak bir bölge. Çünkü bir tarafta ırmak var öbür tarafta kanallar var ve böylece dışardan gelecek bir hücuma karşı çok rahat savunulacak bir bölge .Tabii Harezmşahları denilen bir yönetim var eskiden beri. İlk Harezmşahları yönetiminde, başlangıçta buradaki ahali Türk değil, buradaki ahali doğrudan doğruya 4. yüzyılın başlarından başlayarak bir doğu İran kavmi Soğd gibi Oset gibi, İran dillerini kullanıyorlar. Aslında 14. yüzyıla kadar bu dilin burada devam ettiğini görüyoruz. Ama zamanla Türk unsurları içerisine giriyor ve buradaki merkezler genellikle oldukça kısa bir süre içerisinde, tabii bize göre kısa geliyor, Türkleşiyor tamamiyle. Ve 12. yüzyıldan başlayarak elimize çok değerli bir takım eserler veriyor.

Ata: 10. Yüzyılda Arap tarihçilerinin kaydettikleri bilgilere bakacak olursak daha bu dönem için, o dönemde bu eserlerde pek çok Türkçe kelimeyle karşılaşıyoruz. Ve yine 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud’un sözlüğünde “ Küçet” diye bir isim geçiyor. Bu da Harezmde yerleşmiş bir Türk boyu için kullanılıyor. Yani 10. yüzyıldan itibaren de bu bölgede bir Türkleşme hareketinin başladığı bunlardan anlaşılabilir. Ayrıca Biruni’nin Asar-ı Bakiyye adlı eserinde yine Harezm bölgesi için hem ilim ve kültür merkezi hem de ticaret merkezi olan Gürgençe, bu eserde “ Türk kapısı” adı veriliyor. Bu da özellikle bu bölgede yerleşmiş olan Oğuzlar için söyleniyor. Oğuzların çok sayıda yerleşmiş olduğunu daha 10., 11. yüzyılda gösteren kanıtlar olsa gerek. Ve daha sonra zamanla da zaten Gaznelilerden sonra Selçuklulara geçiyor bu bölgenin yönetimi. Ve Selçuklularda Melikşah’ın vali olarak atamış olduğu Anuş Tigin’den sonra özellikle onun oğlu olan Kutbeddin bin Muhammed ve Atsız’dan sonra artık Türklerin lehine gelişmiş olan bu hareket tam bir Türk Harezmşah imparatorluğu şeklini alıyor.

Mutlu: Önemli eserden söz ediyorduk galiba?

Canpolat: Evet bu dönemde çok önemli eserler var bunların başında “ Mukaddımetü’l-Edeb” adlı bir Arapça öğretmek için yazılmış bir kitap var. Bu kitabın Türkçesi “ edeb öğrenimine giriş” yani bir yerde “ bilim öğrenmeye giriş” gibi bir anlamı var. Çünkü özellikle dini bilimler için Arapça çok önemli olduğundan, o bakımdan o isim verilmiş. Zemahşeri’nin eseri ve çeşitli dillere çevirisi yapılmış. Arapça olarak yazılmış ama şimdi elimizde eserin çeşitli nüshaları var. Bunların bir kısmı Harezm Türkçesiyle yazılmış nüshalar ki bunların sayısı epeyce fazla.

Ata: Yirmiyi aşkın sayıda Harezm Türkçesiyle yazılmış nüsha var. Bu eserin önemli bir yönü de bence Harezmşah olan Atsız’a sunulmuş olması. Özellikle Atsız böyle bir eserin yazılmasını ve zengin saray kütüphanesine konulmasını Zemahşeri’den istiyor ve onun isteği üzerine bu kitap 12. yüzyılda, yazılış tarihi belli değil bu Zemahşeri’nin ölüm tarihi ve Atsız’ın saltanat sürdüğü tarihten 1224 ve 1244 yılları arasında düşünülüyor. Atsız’a sunulmuş olması bence bu dönemde ilme gösterilen ilgi bakımından da önemli olsa gerek.

Canpolat: Ayrıca bu “ Mukaddimetü’l-Edeb” in Türkçe olmayan, bir İran dili olan Harezm diline de çevirisi var ki bu metin de Zeki Velidi Togan tarafından yayımlandı. Harezm diline olan bir nüshası da var. Ayrıca Farsçaya yapılmış çevirileri de var.

Mutlu: Ama değişik zamanlarda değil mi?

Canpolat: Değişik zamanlarda tabii. Arapçayı öğretecek çok önemli bir temel kitap olduğu için özellikle Türkler için Atsız istiyor ve sunuluyor. Tabii bu kitabın kelime hazinesi çok zengin. İçersinde Arapça fiilleri gösteren, isimleri gösteren bölümler var. Ayrıca küçük cümleler var o küçük cümlelerin Türkçe çevirileri var. O çevirilerin her birisi kelime kelime çeviriler yanında ibareler halinde yapılan çeviriler de var. Bu yüzdende kelime hazinesi oldukça zengin. Divan-ı Lügati’t-Türk’ten sonra en zengin kelime hazinesi bulunduran eser oluyor. 3600 kadar sanıyorum kelime var içerisinde.

Mutlu: Peki Arapça öğrenme ihtiyacı nereden ortaya çıkıyor?

Canpolat: Bu dönemde İslamın kabul edilmesiyle Arapçaya karşı ilgi artmış ayrıca Arapların o dönemde çok ileri gittiklerini bilimde çeşitli alanlarda tıpta biliyoruz. Ve pek çok Türk bilgini de eserlerini Arapça yazıyorlar. Bu bakımdan tabii yine bu donemde eski Yunan eserleri Arapçaya çevriliyor. Gerek felsefede gerek tıpta gerek matematikte pek çok eser Arapça olarak yazılıyor. Ve devrin bütün bilimlerini öğrenmek isteyen insanların Arapça öğrenmeleri gerekiyor. Bugün ingilizcenin Fransızcanın durumu ne ise o dönemde Arapça öyleydi.

Ata: Arapça öğrenmeye yönelik dedik tamam, bir dili öğrenmek için kısa Arapça kelimeler ve ya kısa cümleler var fakat asıl hangi dilde tercümesinin yapıldığı bilinmiyor. Çünkü Zemahşeri’nin elinden çıkan asıl nüsha yok elimizde. Hocam’ın da söylediği gibi bugün Harezm Türkçesinde olan var, Çağatayca, Farsça , Osmanlıca ve Harezmiceden  doğu İran diline yapılmış olan çeviriler var.

Mutlu: Bu çeviriler galiba bugün için asıldan daha önem taşıyor. En azından diyelim ki Harezm Türkçesini bugün anlayabilmek değerlendirebilmek bakımdan.

Ata: Evet. Nuri Yüce bu eserin Şuster nüshası üzerinde çalışmış, bunun dışında Moğolca nüshalar üzerinde çalışılmış ve yine Zeki Velidi Togan Harezmice denilen doğu İran dili dediğimiz dille ilgili olan nüsha üzerinde çalışmış.

Mutlu: Peki bu dilin gelişmesi için de başka eserler var mı? Bu Arapça çeviri dışında.

Canpolat: Tabii başka eserler de var. Sayılı da olsa. En önemli nüshası Türkiye’de olan ve çeşitli nüshaları olan Nehcü’l-Feradis var. Nehcü’l-Feradisin konusu üzerine istersen sen biraz bilgi ver.

Ata: Nehcü’l-Feradis, siyeri nebevi türünden bir eser. Ve dört babtan oluşuyor be her bab da onar fasıldan oluşuyor. İlk babta Hz. Muhammet ve onun hayatı üzerine bilgiler bulunuyor. İkinci bölümde ise dört halife ve hülafe-i raşidin hakkında, ehli beyt hakkında bilgiler buluyoruz . Üçüncü bölümde yapılması gereken ameller ve dördüncü babta Allah’ın hoşlanmadığı yapılmaması gereken ameller üzerinde duruluyor. Bunun yazarı Mahmud bin Ali. Bu eser hakkında ilk bilgiyi veren Zeki Velidi Togan olmuştur. Fakat bu eserler hakkında daha önce bahseden 1885’te Şihabeddin Mercani’dir, Müstefadü’l-ahbar adlı eserinde kendi özel kütüphanesindeki Nehcü’l-Feradis’in bir nüshasından ufak parçalar yayınlıyor. Ve daha sonrada bu eserin yazarı ve dili hakkında bilgiler veriyor. Ve Mercani’nin verdiği bilgiye göre Mahmud bin Ali doğum yeri olarak Kerderli. Kerder de Harezm bölgesinde önemli kültür merkezlerinden birisi. Doğum yeri olarak Kerderli fakat asıl olarak Bulgar, Volga Türklerinden olarak gösteriliyor. Ve eserin dilini de yine Mercani bugün bizim “ r gurubu Türkçesi” içerisinde dahil ettiğimiz Bulgar Türkçesi olarak kabul ediyor.

Mutlu: Öyle a b c diye ayırım mı var gruplar arasında?

Canpolat: Hayır. Eski Türk dilinde bulunan “ d”  sesi vardır. Bu “ d” sesi Türkiye Türkçesinde “y” olmuştur. Başka bir teoride “r”  olmuştur. Mesela, eski şekli “adak” tır biz “ayak” diyoruz. Bu lehçelerde “ ura” biçimi var. Onun için “ r”  sesi Türkçesi adı verilmiş.

Ata: Zeki Velidi Togan eserin müellifi hakkında verilen bilgileri kabul ediyor, Mercani’nin verdiği bilgileri kabul ediyor. Fakat eserin dili hakkındaki bilgileri kabul etmiyor. Ona göre eseri Harezm Türkçesiyle yazılmış ve Mahmud bin Ali de yani eserin yazarı da bir Harezm Türkü. Daha sonra da Fuat Köprülü de bu bilgiyi yine onaylıyor ve Mahmut bin Ali’nin Kerderli olduğunu fakat daha sonradan Saray’a, Altınordunun başkenti, gittiğini ortaya koyuyor.

Mutlu: Bunlar iddia mı varsayım mı?

Ata: Bunlar varsayım sayılmaz. Birtakım tanıklar getiriyor. Zeki Velidi Togan böyle diyor ama şundan yola çıkıyor: Bugün Harezm Türkçesiyle yazılmış Nehcü’l-Feradis’in Yeni Cami nüshasında kullanılan kağıt Zeki Velidi Togan’ın dediğine göre Ürgenç dolaylarında bu yıllarda İmal edilmiş olan kağıtla aynı. Ayrıca bugün bizim kütüphanemizde mevcut olan nüshanın müstensihi bu eserde bir kayıt düşüyor. Ve ona göre Mahmud bin Ali öldükten sonra, üç gün sonra eserin tamamladığını bildiriyor. Ve bundan yola çıkarak Zeki Velidi Togan, “ müellif ve müstensih aynı yerde olmaları gerekir” ki üç gün sonra bu eser bitiyor ve bunu eserinde yazabiliyor, belirtebiliyor. Yani varsayım değil birtakım kanıtlar getirerek gerçekleri ortaya koymaya çalışıyor.

Canpolat: Bu eser ilk defa tıpkıbasım olarak yayınlandı. Janos Eckmann’ın -Macar ki İstanbul Üniversitesi’nde uzun süre hocalık yapan Janos Eckmann’ın- bir önsözüyle yayımlandı. Ve daha sonra Eckmann bu metnin çeviri yazılı metinini de hazırlıyordu fakat ömrü yetmedi tamamlamaya ve bıraktığı notları o sırada Amerika da bulunan arkadaşım Hamza Zülfikar, eşinden alarak Türkiye’ye getirdi. Ki bir kısmı doğrudan doğruya Eckmann tarafından hazırlanmıştır, bir kısmı öğrencilerin yardımıyla hazırlanmıştır. Daha sonra Semih Tezcanla Hamza Zülfikar eserin transkripsiyonlu metnini yayımladılar. Ve böylece eser geniş çapta okuyuculara sunulmuş oldu ve dönemin dili hakkında en önemli bilgileri verecek şekilde yayımlanmış oldu. Daha sonra arkadaşımız Aysu Ata bunun dizinini yayınladı. Ve bu dizinde de ayrıca birtakım düzeltmeler yaptı. Metinde yapılan bir takım yanlışlar üzerine düzeltmeler yaptı ve böylece metin şimdi hem metin olarak hem de bütün söz varlığıyla bütün tekrarlarıyla sağlam bire dizin içerisinde ortaya çıkmış oldu.

Mutlu: Harezm Türkçesi dediğimiz zaman o zaman sadece çeşitli Türkçe lehçelerinin döküldüğü bir pota değil ama Arapçanın da yer aldığı döküldüğü bir pota olarak değerlendirmek gerekli herhalde?

Canpolat: Arapça Farsça kelimeler bolca giriyor. Ve ama bir Osmanlıca’nın 15 ve 16 hatta 17. yüzyıldaki durumu gibi koyu bir Osmanlıca yok, Arapça ve Farsça kurallar çok daha az girmiş ve Türkçenin daha bir bugüne yakın diye bileceğimiz şeklinde, daha az Arapça ve Farsçayla karışık bir dönemi oluyor.

Mutlu: O zaman demek ki yönetim merkezlerinde ya da saraylarda Arapça ve Farsça yazmak Osmanlı da olduğu gibi gözde hale gelmemiş?

Canpolat: Bunda doğrudan doğruya hükümdarların etkisi var. Eğer bir hükümdar kendisi Arapça ve Farsçayı bilmiyorsa Arapça ve Farsça yazılmış eserden çok Türkçe yazılmış esere önem verecektir. Ve bu bölgedeki Harezmşahlar ya da imparatorluğu idare eden kimseler fazlaca Arapça ve Farsça bilmedikleri için daha çok Türkçe eserlere önem veriliyor ki yine bu dönemden kalan bir “ Kısasü’l-Enbiya” metni var çok önemli bir metin, yine bu bölge de yazılmış olan. Onun üzerinde de Aysu’nun birtakım çalışmaları var. Biraz bize anlatsın.

Ata: Kısasü’l-Enbiya da anlaşılacağı üzere peygamber hikayeleri, bir peygamberler tarihidir. Başta Hz. Muhammed olmak üzere islamın da doğruladığı diğer peygamber kıssalarını içeren bir eser. Yalnız bu bölgede eserin tam olarak nerede yazıldığı çok berrak değil. Çünkü eserin yazarı olan Nasırü’d-din Rabguzi kendisinin “ Ribat Oğuzlug” olduğunu söylüyor. Yani Oğuzlarla meskun olan Ribat adlı bir bölgeden bulunduğunu söylüyor. Fakat bugüne kadar yapılan çalışmalardan bu Ribat adlı yerin neresi olduğu tam olarak bilinmiyor fakat bizim yaptığımız araştırmalarda “ Eski Türklerde Şehircilik” adlı Faruk Sümer’in eserine baktığımızda veya Tolstoyun “Eski Harezm Medeniyeti Peşinde” adlı eserine baktığımızda Seyhun ırmağı kenarında Ribatat adlı bir yerleşim yeri görüyoruz. Bu o dönemi gösteren farklı haritalarda “Çirik Ribat “ ya da “ Çirik Rabat” ve “Sagdere” adlarıyla geçiyor. Büyük ihtimalle herhalde eserin yazarının, Rabguzi’nin dediği Ribat da bu bölgede Seyhun ırmağı kenarında bulunan bu bölgede bulunsa gerektir herhalde. Ve Rabguzi mahlası da zaten Ribat Oğuzdan gelse gerektir ki diyorum.

Canpolat: Evet zaten tamamıyla o şekilde değerlendiriliyor. Ribat Oğuz kasabasından olduğu için Rabguzi adını almıştır deniyor. Bu eser oldukça uzun, bir yıl altmış yıl kadar önce fotokopi olarak yayımlandı ve elimizdeki bu fotokopi İngiltere’de bulunan bir nüshanın, sanırım en iyi durumdaki nüshanın fotokopisi. Yalnız bu fotokopide değerlendirilmesi bakımından çeşitli güçlükler var. Vaktiyle yapılmış bir fotokopi ve kitabın ciltli olduğu sayfalar tam açılamadığı için yapılan fotokopi de bazı sayfaların başları bazı sayfaların sonları gayet silik biçimde çıkmış, çünkü fotoğraf alınırken kitap düzgün durmuyor. O bakımdan çeşitli güçlükleri vardı. Aysu Ata hanım bunu doktora tezi olarak aldı ve oldukça geniş hacimli bir metin bu metnin edisyon kritiğini yaptı ve ayrıca gramerini inceledi, dizini yaptı. Ve böylece bir çalışma ortaya çıktı ve gerçekten Harezm Türkçesinin en önemli eserlerinden biri de çok iyi şekilde ortaya çıkmış oldu. Bu eser üzerinde Batılılar da çok duruyorlar çünkü peygamberler tarihiyle ilgili olarak kendi dinlerinde geçen bir takım öyküler burada çok detaylı bir biçimde veriliyor. O bakımdan hem din tarihi bakımdan hem de dil tarihi bakımından çok önemli bir eser. Dil tarihi bakımından Türkçenin o dönem ki durumu bakımdan önemli bir eser. Bu eser de Harezm Türkçesinin o günkü durumu ve ayrıca içerisindeki Oğuz özellikleriyle Kıpçak özellikleriyle bir yerde o dönemdeki Oğuzcanın Kıpçakçanın o coğrafi alan içersindeki durumları da az çok ortaya çıkmış oluyor. Ve dil tarihi bakımından bizim için oldukça önemli bir kaynak.

Mutlu: Bunlar hep böyle dini eserler galiba ? hiç secular eser yok mu? O dönemden kalan dünyevi eser yok mu?

Canpolat: Dünyevi eser var.

Ata: Ona geçmeden özür dileyerek Kısasü’l-Enbiya üzerinde yine önemli bir çalışma var, 1995 yılında Semih Tezcan, Boeschoten ve V. Damme’nin yapmış oldukları bir çalışma. İki ciltlik bir çalışma ki metin yayının da maalesef benim yapamadığım diyorum çünkü nüsha karşılaştırmalı bir çalışma yaptılar. Bu eserin Leningrad’ta, İsveç’te, Bakü de pek çok nüshası var fakat en önemlisi hocamın da dediği gibi Londra’da British Museum’da bulunan nüsha. Semih Tezcan ve grubunun yapmış olduğu bu çalışma nüsha karşılaştırmalı. Aynı zamanda diğer ciltte, ikinci ciltte ingilizceye tercümesi ve dizini yok sözlük çalışması var, bütün kelimeler alınmıyor onda da. Ve yine bu eser de Tok Buga'ya sunuluyor. Birine ithaf edilerek yazılmış bir eser.

Mutlu: Peki bu eserlerin çoğaltmasını nasıl yapıyorlar? Sarayda mı örgütlenmiş çoğaltıcılar var o konuda bir bilgi var mı?

Canpolat: O dönemlerdeki eserler, yazan kimseye ve sunulduğu kimseye göre değişiyor. Eğer bir hükümdara sunulmuşsa bunun hattatları vardır ve o kitabı kopya ederler. Halk için yazılmış birtakım kitaplar vardır eski tıp kitapları vardır, kimin el ine geçtiyse kopya etmiştir ve bu yüzden de bir yığın hatalarla doludur hem de düzgün bir yazısı yoktur.

Mutlu: Kitapların çoğaltmasında böyle karşılaştırmalar yaptığınız zaman orada da hata oluyor mu? Farklılaşmalar .

Ata: Farklılaşmalar tabii ki oluyor. Bunların yazıldığı dönemler de önemli tabii ki. Bir eser yazılışından çok sonra da istinsah edilmiş olabilir. Bu nedenle dil özelliklerine tam olarak yansılamayabilir. Bu da çok önemli.

Canpolat: Sonradan müstensih yani kopyayı yapan kimse kendi dil özelliklerini de esere katabiliyor ister istemez.

Mutlu: Bu kopyalar tarihleşmiyor değil mi?

Canpolat: Tarihleniyor. Tarihi belli olanlar var belli olmayanlar var, genellikle eserin sonunda bir hatime kısmı vardır, orada istinsahı yapanın adı, ne zaman bu istinsah yaptığı yazılır. Birtakım eserlerde bu yoktur ya da son sayfalar genellikle kaybolduğu için bilinmeyebiliyor, fakat özellikle son zamanlarda bu eski kağıtlar üzerine yapılan araştırmalar var, bir defa kağıtların üzerinde şu şekilde tutulduğu zaman bir takım şekiller ortaya çıkar filigran deniyor bunlara. Bu filigranların hangi dönemdeki kağıtlarda olduğu biliniyor. Ayrıca su yolu denilen bir takım çizgiler var o çizgilerin arasındaki uzaklıklardan yakınlıklardan hatta birkaç yıl ara ile bunların hangi dönemin kağıdı olduğu da bilinebiliyor. Ve böylece bir takım eserlerin sadece kağıtlarından tarihler verilebilmesi mümkün oluyor. Tabii bir de Ali Şir Nevai gibi bu işte çok vezirlik yapmış kimsenin eserleri yazılırken o zaman bir kişi belki okuyor sekiz on hattat aynı anda kopya yapıyor ve tabii kulaktan duyarak yaptıkları zaman hata sayısı daha fazla oluyor. Çünkü kulaktan alırken zaten bir beyit okunduğunda hafızalarına alıyor ve yazıyorlar, yazarken o anda hata yapıyorlar.

Mutlu: Peki şöyle çalışmalar var mı ? burada: diyelim ki farklı dönemlerdeki çoğaltmalar da dediniz ki o dönemdeki yazarın diline göre de bir şekillenme olabiliyor. Böyle bir farklılaşmayı takip edip dilin nasıl dönüştüğünü farklılaştığını tespit eden çalışmalar da yapılıyor mu?

Canpolat: Gayet tabii. Bir defa asıl olan tarihi belli olan eserlerle dilin gelişmesi ortaya çıkar daha sonra da geç istinsahlarda hangi dönemin dil özelliklerinin oraya girdiği görülür. Mesela bu Harezm Türkçesi metinlerinde de geç yapılan istinsahlarda Çağatay özelliklerinin bolca arttığı görülüyor, çünkü hattat Çağatayca yazmaya alışmıştır. İster istemez onun dil özellikleriyle bir takım şekiller içersine sokuyor. Ve o zaman biz onu rahatça ayırabiliyoruz. Aslında buradaki şu özellikler Çağataizmdir ve Çağataycanın dil özelliklerini müstensih sokmuştur. Halbuki şu şekilde olması gerekirdi diyebiliyoruz. Nitekim Kutadgu Bilig’te pek çok yerde çıkma durum eki –den –dan olarak gösterilmiştir ama Divanu Lügati’t-Türk'te –den –dan olarak hiçbir zaman gösterilmiyor bu ek. Bunların sonradan yazıya geçmiş biçimler olduğunu düşünerek Reşid Rahmeti Arat bunların hepsini –da –de şeklinde göstermiştir ve bunlar sonradan bir müstensih tarafından ya da doğrudan doğruya okuyan birisi tarafından rahat okuyabilmek için harekelenerek yapılan değişikliklerdir diye gösterilebiliniyor.

Ata: Nüshalar konusunda dönem eserleri açısından ele alırsak herhalde en sağlıklı dil özelliklerini yine Nehcü’l-Feradis'in Yeni Cami nüshasında buluyoruz değil mi hocam. Çünkü yazarının sağlığı döneminde istinsah edilişmiş olması ayrıca baştan sona harekeli bir nüsha olması bakımından önemli.

Canpolat: Bir önemi de istinsah yapan ve de belki de doğrudan doğruya asıl yazarı fonetik özelliklere çok dikkat ediyor. Bu dönemde bir kapalı “ e” sesinin yani bizim açık “ e” nin yanında “ i” diyebileceğimiz kapalı “ e” sesinin bulunduğunu bu metinde açık bir şekilde görüyoruz. “ Bel” gibi “ yel” gibi “ beş” gibi “ yedi” gibi kapalı “ e” sesi bulunduran kelimeler eski Türkçede “ y” harfiyle yani “ i” harfiyle yazıldığı halde üzerinde üstün işareti “ e” okutan işaret konuyor. Hem “ i” ile yazılması hem “ e” şeklinin gösterilmesi demek ki burada kapalı bir “ e” sesi vardır ve bu dönemde kapalı bir “ e” sesi artık tartışılmaz şekilde belli oluyor.

Ata: Telaffuzu yansıtması bakımdan zaten önemli oluyor harekelendirilmiş olması.

Canpolat: Yeni Cami nüshası gerçekten çok önemli kapalı “ e” sesinin bu dönemde mevcut olduğunu gösteriyor.

Ata: Bu dönemin diğer bir eseri de “ Muinü’l-Mürid” . O da dini bir eser. Dünyevi eserlere daha gelemedik bu da dini öğretmek maksadıyla yazılmış olan bir eser ve aynen Atabetü’l-Hakayık’ta olduğu gibi dörtlüklerle mutekarib vezniyle yazılmış olan bir eserdir. Bu eserin yazarı konusunda da muhalefet var çünkü eserde eserin yazarı olarak İslam adı geçiyor fakat Ebu Gazi Bahadır Han’ın Şecere-i Terakime adlı eserinde bunun yazarın Şeyh Şerif Hoca olduğu belirtiliyor ve Salur ilinden Ersarı Bey’e Şeyh Şeref’in bu eseri yazdığı ve bu eseriyle ünlendiği bütün doğuda bu eserin okunduğundan bahsediliyor. Gerçi Türkmen vilayetlerinde aynı şekilde anlatılan diğer bir eser Revnakü’l-İslam için de aynı sözler söyleniyor. Ve acaba Revnakü’l-İslam’ın yazarı mıdır Şeyh Şeref yoksa Muinü’l-Murid’in yazarı mıdır? diye burada da tam bir açıklık netlik yok. Fakat bugün Şeyh Şeref olarak kabul ediyoruz. Bu eserde aynı zamanda Cevahirü’l-Esrar adlı eserden alınmış dörtlüklerde var. Sayfa kenarlarına yazılmış dörtlükler de var. Yine birkaç dörtlük de hangi eserden ve kimin tarafından yazıldığı belli olmayan birtakım dizeler de bulunuyor. Bu eserin diğer bir önemi de Bursa Orhan kütüphanesinde bulunuyor olması ve yirmi altı varaklık küçük bir eser ve bunun üzerinde de Recep Top erli bir arkadaşımız çalışmıştır. Gerçi Ali Fehmi Karamanlıoğlu'nun da bir çalışması vardır.

Canpolat: Ali Beyin erken ölümü yüzünden henüz yayımlanamadı ama günün birinde yayımlanacak diye bekliyoruz. Tabii dikkat ederseniz Nehcü’l-Feradis’in bir nüshası İstanbul’da Yeni Cami’de, Muinü’l-Mürid’in tek nüshası var zaten o da Bursa’da. Yine bu şeyler şunu gösteriyor Türk dünyasında eskiden beri bir hareket vardı ve hem Osmanlı Türklerinden doğuya birtakım eserler gidiyordu hem de oradaki bir takım eserler Türkiye ye geliyordu aradaki ilişki hiç bir zaman tam olarak kopmuş değildi. Bu eserler de tabii özellikle getiriliyor ve bunlar çeşitli kütüphanelerde değerlendiriliyor. Böyle bir ilişkinin sürmüş olması o dönemlerde de hele Nevai'nin bütün divanları İstanbul'da Süleyman iye Kütüphanesinde var çeşitli nüshaları. Demek ki Türk dünyasının başka bir ucundaki başka bir şair, yazar Türkiye’de rahatça tanınabiliyor pek tabii ilişkiler karşılıklı oluyor.

Mutlu: Yani bu dini eserlerde ağırlıklı olan bir şey mi?

Canpolat: Dini eserlerde değil. Ali Şir Nevai’nin şiirleri tamamıyla aşk şiirleridir şaraptan söz eder en çokta softa din adamlarına çatar. Bütün şiirlerinde bizim bugün softa diyebileceğimiz din adamlarına veryansın eder Ali Şir Nevai. Divanlarına bakacak olursak bu konuyu işleyen binlerce beyiti vardır.

Mutlu: Osmanlıya da pek aykırı değil aslında. Softalığa pirim veren bir imparatorluk değil diye tahmin ediyoruz aslında.Dünyevi eserlere gelelim zamanımız az kalıyor.

Ata: Dünyevi eserlere gelmeden benim yine dini eserlerden olup sözü edemeden geçemeyeceğim bir eser var, bu da 1363 istinsah tarihli olan oldukça önemli “ Satır arası Kuran Tercümesi” . Yine Harezm Türkçesiyle yazılmış bir tercüme ve özellikle bir Kuran tercümesi oluşu ve bundan dolayı tercüme yapılırken titiz kavranılması gerekliliğinden dolayı kelimelerinin seçilerek alınmış olması onun kelime hazinesinin tespiti bakımından önemli.

Canpolat: Önemli bir yanı dini terimlerin o dönemde Türkçeye çevrilmiş olması. Bugün Arapçasını kullandığımız kelimelerin o dönemde tamamiyle Türkçesini görüyoruz. Çünkü dili işlemişler birtakım bilginler. Türkçeye önem vermişler ve kelime kelime Türkçe karşılıklarını koymaya çalışmışlar bu bir yerde dili de zenginleştirmek oluyor tabii.

Mutlu: Ama ondan sonra bu bizde genellikle pek kullanılmadı değil mi?

Canpolat: Evet maalesef başlangıçta Osmanlıda da namaz kılmak yerine “ yükünmek” kullanılıyor, birtakım şeylerin tamamiyle Türkçe karşılıkları var ama bunlar daha sonra yerlerini Arapça Farsça kelimelere bırakıyorlar.

Ata: Nihayet dünyevi bir esere gelebildik Kutb’un “ Hüsrev ü Şirin” i. Kutb bir Altınordu şairi. Ve eser Tını Beg Han ile karısı için yazılmış, bir mesnevi tarzında ve romantik bir mesnevi. Nizami’nin aynı adlı eserinin Türkceye yapılan ilk tercümesi diyebiliriz. Fakat bu tamamıyla bir tercüme değil Kutb’un kendi yaratmış olduğu da bir eser. Bugün Türk edebiyatında pek çok Hüsrev ü Şirin mesnevisi var fakat bu ilk olması bakımından önemli. Bu eser üzerinde ilk çalışan Samoyloviç olmuş. Ve Samoyloviç'in çalışması şu bakımdan önemli ki bu çalışma Kutb'un Hüsrev ü Şirin ve Harezmi'nin Muhabbetnamesi'nin dil incelemelerinden yola çıkarak Samolyoviç ilk defa Türk dilinin dönemlendirilmesi bahsinde Harezm Türkçesine yer veriyor. Bu ilk olması bakımından önemli. Oğuzca Kıpçakça diyor ve ondan sonra Necmettin Hacıeminoğlu tarafından işlenmiş ve Zajackovski'nin yine bu eser üzerinde tıpkıbasım ve metin çalışmaları var .

Canpolat: Bu harezm terimi Samoylovic'ten önce başka yerlerde de kullanılıyor mu?

Ata: Tabii ki kullanılıyor. İlk defa bu Harezm Türkçesi terimin kullanıldığı yer Ali Şir Nevai’nin “ Nesayimü’l-Mahabbe” adlı eserinde geçiyor, burada kaside-i bürdeye yazılan bir şerhin “ Harezmi” bir “ Türk tili” yle yazıldığını söylüyor ve böylece Harezm Türkçesi teriminin de o zamanlardan kullanıldığına tanık olabiliyoruz. Ve tabii bu dönemlendirme, Harezm Türkçesi ne zaman başlar ne zaman biter, Kıpçak Altın Ordu sahası yine öyle. Örneğin bazı arkadaşlar Kutb’un Hüsrev ü Şirin’ini aynı zamanda Altınordu sahasında yani Kıpçak eseri olarak değerlendirir. Bu dönemlendirmede tam kesin davranamayız ki bu da Harezm Türkçesinin yapısında var olan bir özellikten dolayı. Çünkü bazı eserlerde Oğuzca özellikleri ağır basıyor veya Kıpçakça özelliklerin ağır bastığı eserler var. Kutb'un Hüsrevi Şirin'i de özellikle Kıpçakça özellikler ağır bastığı için Kıpçak alanın eseri olarak bazı bilim adamlarınca değerlendirilebiliyor. Yani tam Harezm dönemli içine alamıyoruz.

Mutlu: Çok teşekkür ederim. Galiba Harezm Türkçesi elli dakikada konuşulabilecek bir konu değil. Daha dünyevi başka eserlerde vardı sanırım onlara değinemedik ama özetle farklı Türk lehçelerinin yanı sıra Arapça ve Farsçanın bir potada eriyerek kendine özgü gibi görünen bir lehçenin Türkçeyi ortaya çıkarmış olmasıydı. Çok teşekkür ediyorum programa katıldığınız için. tabii sayın seyirciler sizler adına da konuklarıma teşekkür ediyorum ve önümüzdeki hafta görüşmek üzere hoşçakalın.

 

614
0
0
Yorum Yaz