Sultanahmet binlerce yıllık tarihin önemli merkezlerinden biridir. Binlerce yıllık bu tarihin merkezini Hipodrom Meydanı olarak kabul edersek, bu merkezde durup çevremize baktığımızda Mısır, Roma, Bizans ve Osmanlı tarihine tanıklık yapmış olan bu uygarlıkların, Ayasofya, Sultanahmet Camii, Yerebatan Sarnıcı, Arkeoloji Müzesi, Topkapı Sarayı, Hipodrom, Dikilitaş gibi eserlerin bir çırpıda gözlerimizin önüne serildiğini görürüz.
İstanbul, kurulduğu günden bu yana bu çevreden idare edildi… En görkemli ibadethaneler, saraylar, meydanlar, anıtlar hep burada yer aldı… Sultanahmet ve çevresi, tam anlamıyla ‘imparatorlukların kalbi’ ve ‘imparatorların tahtı’ idi…
İstanbul’da tarihi üçgen yarımadanın uç kısmının oluşturan Sultanahmet Bölgesi, tarih boyunca hep en önemli ve en makbul yerleşim bölgesi idi. Roma ve Bizans hanedanları saraylarını buraya, Marmara Denizi’nin düz manzarasına bakan yamaçlarına oturtmuşlardı. Osmanlılar ise sarayları için daha geniş açılı ve değişik perspektifli bir köşeyi seçti… (Topkapı Sarayı) Yarımadanın burun kısmı, hem Boğaziçi’ni, hem Marmara’yı görüyordu. Saray çevresinin en güzel binalarla donatılması da doğal olarak çok normaldi.
19. Yüzyıl’a kadar, 400 yıl, Sultanahmet Bölgesi birbirinden güzel yapılarla ve yemyeşil tabiat dokusuyla donandı. 1830′lardan itibaren padişahların Boğaziçi saraylarına göç etmesiyle, Sultanahmet sönükleşti…
XX. Yüzyıl başında şehre yeni bir hapishane gerektiği zaman, bunun için uygun bulunan ilk yer, sönük ve terk edilmiş Sultanahmet oldu…
1800′lü yıllar başına kadar şehrin kültür ve sanat açısından bu en değerli bölgesi, unutulmuşluğun ve terk edilmişliğin bütün hüznünü yaşadı…
At meydanı
At Meydanı, diğer adıyla Hipodrom… Bugün Sultanahmet Parkı’nın bulunduğu yerdeki Hipodrom… Geçmişte heyecanlı müsabakaların gerçekleştiği, kıran kırana yarışların yapıldığı bir büyük arena… Zengin; Latin istilası sırasında tüm Constantinopolis gibi yağmalanmış bir sosyal tesis… Sadece buradan ibaret değil ki Sultanahmet! Başınızı nereye çevirseniz bir başka tarihe, bir başka zamana, bir başka imparatorluğa gidiveriyorsunuz…
Dikilitaş, Yılanlı Sütun, Milyonbar
Dikilitaş, Mısır’dan buraya getirilen, ‘Bizans’tan da eski’ bir anıt… Aslında, Firavun III.Tutmosis’in adına, Milattan Önce 1550′de Karnak’taki Amon-Ra tapınağının önüne yaptırılan iki dikilitaştan biriymiş bu anıt. Günümüzde 19.60 metre olan Dikilitaş’ın, orijinalde üç kat daha uzun olduğu düşünülüyor. Üzerinde Mısır hiyeroglifleriyle süslü bu granit anıtın, İstanbul’a taşınırken daha hafif olması için özellikle kırılmış olduğu da söylenir.
Milyonbar, bir demir direğin çevresinde örülen 300 bin kadar taştan yapılmış ve bugüne kadar gelebilmiş bir büyük anıt… Sutunu yaptıran VII. Konstantin sütunun tepesine, ortadaki demir mile tutturulan mıknatıslı bir taş koydurarak mıknatısın demiri çekme özelliğinden ötürü bu sutunun kıyamete kadar yıkılmasını engellemeyi bile düşünmüş. İşe yaramışa benziyor!
Yılanlı Sütun, Büyük Konstantin tarafından Delfi şehrinden İstanbul’a getirtilip diktirtilen bu sütun, Helenistik devre ait abidelerin en eskisi…
29 burmadan oluşan ve üstündeki üç yılan başına kadar 8 metre yüksekliğindeki anıtta birbirlerine sarılmış olan yılanların vücutları 6,5 metre yükseklikte birbirlerinden ayrılıyordu. Yılanların başları üzerinde üç ayaklı bir altın vazo bulunduğu rivayet ediliyor.
(Değişik kaynaklar bu obje için farklı şeyler söyleseler de burada bir şey olduğu kesin!)
Üç başlı ejderha şeklinde olan bu direğin, akrep, çıyan ve yılan gibi hayvanları kentten uzak tutuğuna inanılırdı…
Evliya Çelebi tepedeki bu objenin etkisini nasıl yitirdiğini şöyle açıklar:
“Başının birisini bir yeniçeri kılıçla vurarak kırmıştır. O anda direğin tılsımı tamamen bozulmuş ve İstanbul’un içine yılan, çıyan, akrep ve benzeri hayvanlar dolmuştur. Denildiğine göre yarı yüksekliği, Sultan Ahmet Camii yapılırken toprak altında kalmıştır.”
Etkinlikler merkezi Sultanahmet
Orijinali Roma İmparatoru Septimius Severus tarafından yaptırılan ve daha sonra Büyük Konstantin tarafından genişletilen, imparatorluğun değişik yerlerinden getirilen eserlerle donatılan Hipodrom, 117 metrelik eni ve 480 metrelik boyuyla 100 bin kişiye ev sahipliği yapabiliyormuş… Kuzeye bakan girişte büyük kemerli yapılar, duvarlarda da heykeller varmış. Ortada, çevresinde yarışan arabaların döndüğü Spina‘da, bazıları günümüzde de bulunan anıtlar varmış…
Sultanahmet ve çevresi, Osmanlı döneminde de hareketliliğini sürekli korumuş. Burada cirit atılmış, sünnet düğünleri gerçekleşmiş, ayaklanmalar dahi burada alevlenmiş…
Vaka-i Vakvakiye‘nin sonunda infaz edilen idamlar yine burada yapılmış. I. Dünya Savaşı sonunda işgal altında yapılan ve yazar Halide Edip’in de konuştuğu dev siyasi mitingin ev sahipliği sahibi de yine Sultanahmet olmuş…
Sultanahmet’te bir gün
Bir Pazar günü çıkıp gitseniz şimdi Sultanahmet’e, “Orada ne yaparım acaba?” diye düşünür müsünüz? “Düşünürüm” diyenlere “Sultanahmet’i hakkıyla gezmek için bir gün yetmez bile!” demek zorundayız… Eminönü’nden ‘modern’ tramvayla gelin Sultanahmet’e erkenden… İçinde öldüresiye yarışlar yapılan, gladyatörlerin etrafında döndükleri anıtların etrafında dolaşın, inceleyin… Saray kalıntılarının olduğu tarafa da uğrayın… Dönün yüzünüzü Ayasofya’ya; biletinizi alıp dolaşın daha önce gezmiş de olsanız. Ama sindire sindire bu sefer… Sonra aşağıya doğru salının, Yerebatan Sarnıcı’nı gezin… Hâlâ enerjiniz varsa, açık havada göremediğiniz tarih mirası için Arkeoloji Müzesi’ni ziyaret edin… Sonra, Bizans’tan Osmanlı’ya bir yolculuk için Topkapı Sarayı da sizi bekler unutmayın…